Gençliğe hitabedeki yabancı kelimelerin anlamları

+ Yorum Gönder
1. Sayfa 12 SonuncuSonuncu
Yudumla ve Soru(lar) ve Cevap(lar) Bölümünden Gençliğe hitabedeki yabancı kelimelerin anlamları ile ilgili Kısaca Bilgi
  1. 1
    Ziyaretçi

    Gençliğe hitabedeki yabancı kelimelerin anlamları





  2. 2
    Galus
    Özel Üye





    Cevap: gençliğe hitabedeki yabancı kelimelerin anlamları

    GENÇLİK,-Ğİ:
    1. Genç olma durumu, ihtiyarlık karşıtı: “İlk gençliğinde at delisiydi.” -N. Cumalı.
    2. İnsan hayatının ergenlikle orta yaş arasındaki dönemi: “Belki babam da gençliğinde Valantino’ya benziyordu.” -M. Ş. Esendal.
    3. Genç insanların bütünü: “Türk gençliği. Gençliğin yetiştirilmesi.” “O gençliğin politikaya katılması yüzünden Balkan Harbine girmişiz.” -F. R. Atay.
    4. mec. Genç bir kimsenin tutumu: “Gençliğimi kapının eşiğinde bırakıp eve giriyorum.” -Y. Z. Ortaç.

    VAZİFE:
    1.Ödev: “Şimdi artık vazife bitmiş, gülüp eğlenmeye sıra gelmiştir.” -R. N. Güntekin.
    “Mümtaz Bey bir tahrir vazifemin altına şunları yazmıştı.” -S. F. Abasıyanık.
    2. Görev: “Nedim bugün vazifesine geç geldi.” -A. Gündüz.
    3. esk. Günlük ücret, yevmiye
    Vazife aşkı,vazife kurbanı,vazife şehidi,vazifeşinas.

    İSTİKLAL:
    1. Bağımsızlık: “İstiklâl Savaşı. İstiklâl Marşı.”
    “Bu eser, Türk milletinin hürriyet ve istiklâl fikrinin lâyemut abidesidir.” -Atatürk.

    CUMHURİYET:
    1.Milletin, egemenliği kendi elinde tuttuğu ve bunu belirli süreler için seçtiği milletvekilleri aracılığı ile kullandığı devlet biçimi: “Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir.” -Anayasa.
    “Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu Atatürk’tür.”
    Cumhuriyet Bayramı,cumhuriyetperver.

    İLELEBET:
    1.Sonsuzluğa değin, sürgit: “Ey Türk gençliği! Birinci vazifen Türk istiklâlini, Türk cumhuriyetini ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir.” -Atatürk.

    MUHAFAZA:
    1.Koruma, saklama, korunum: “Zamanımızda kıymetli şeylerin muhafazası güçleşti.” -B. Felek.

    MÜDAFAA:
    1.Savunma, koruma.
    Müdafaaname

    MEVCUDİYET:
    1.Var olma, varlık, var oluş: “Birinci vazifen, Türk istiklâl ve Cumhuriyetini ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir. Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur.” -Atatürk.

    İSTİKBAL,-İ:
    1. esk. Karşı çıkma, karşılama.
    2. Gelecek (zaman), ati: “Bütün hayatımı, bütün istikbalimi şartsız, kayıtsız bir erkeğin keyfine feda edemem.” -Ö. Seyfettin.

    YEGÂNE:
    1.Biricik, tek: “Yegâne emelim, kızımın bir hanımefendi olarak yetişmesidir.” -A. İlhan.

    DÂHİLİ:
    1.İçle ilgili: “Darülbedayi kısmını ve bu kısmın dâhilî şekil ve manzarasını anlatmalıyım.” -H. F. Ozansoy.
    dâhilî deniz, dâhilî harp, dâhilî nizamname, dâhilî talimatname

    HARİCÎ:
    1.Dışla ilgili, dıştan olan: “Haricî hastalıklar.”

    BEDHAH:
    1.Kötülük isteyen, kötü yürekli: “İstikbalde dahi seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek dahilî ve haricî bedhahların olacaktır.” -Atatürk.

    MECBURİYET:
    1.Yükümlü, zorunlu olma durumu: “Ayağımızı yorganımıza göre uzatmak mecburiyetindeyiz.” -Y. K. Karaosmanoğlu.

    VAZİYET:
    1.Konum: “Kasaba coğrafî vaziyeti yüzünden lodosu, poyrazı pek az tutan bir limanda kurulmuştur.”
    2.Durum, tavır, hâl: “Vaziyetimi söyleyiniz, hemen gelir beni kurtarır.” -A. Gündüz.

    İMKÂN:
    1.Yararlanılan uygun şart veya durum, olanak: “Bunu bizden gizlemelerinin imkânı var mıdır?” -H. C. Yalçın.

    ŞERAİT:1.Şartlar, koşullar.

    NAMÜSAİT, -Dİ:
    1. Uygun olmayan, elverişsiz: “Bu imkân ve şerait, çok namüsait bir mahiyette tezahür edebilir.” -Atatürk.
    “Siz Sebati Beydeki azme bakın ki böyle namüsait iklimde dahi çiçek yetiştiriyor.” -H. Taner.

    MAHİYET:
    1.Nitelik, vasıf, öz, asıl, esas: “Bu kadar dahi bir kocayı kâfi derecede aydınlatacak mahiyette idi.” -H. Taner.
    2. mec. İç yüz: “Meselenin mahiyeti anlaşıldı.”

    TEZAHÜR:
    1.esk. Belirme, görünme, gözükme, ortaya çıkma, oluşma: “Muvaffak olamamış sanatkârın iki türlü tezahürü vardır.” -S. F. Abasıyanık.
    2.Belirti: “Bu hasretin garip tezahürleri de vardı.” -P. Safa.

    KASTETMEK:
    1.Amaçlamak, amaç olarak almak; demek istemek: “…ev deyince, kasabada dört beş tane zengin evini kastediyorum.” -S. F. Abasıyanık.
    2.Kötülük etmek, kıymak, zarar vermeyi istemek: “…istiklâl ve cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler.” -Atatürk.

    EMSAL, -Lİ:
    1.Benzerler: “Tarihte o ana kadar emsali görülmedik bir ticarî kepazelik devri açılmıştı.” -
    E.E.Talu.
    2.Yaşıt, eş, denk: “Emsali bir üst derece maaş aldığı hâlde zavallı resim hocamız mağdur duruma düşmüş bulunuyordu.” -H. Taner.
    3.Örnek: “Bir coşkunluk, bir taşkınlık, bir hâl ki dünya emsalini bir daha görmemiş.” -R. H. Karay.

    GALİBİYET:
    1.Yenme, yengi.

    MÜMESSİL:
    1.Temsilci: “Sınıf mümessili.”

    CEBREN:
    1.Zorla, zor kullanarak, zoraki: “Cebren ve hile ile aziz vatanın…” -Atatürk.

    HİLE:
    1Birini aldatmak, yanıltmak için yapılan düzen, dolap, oyun, desise, entrika: “Gayet basit bir hile ile, saflığından istifade ederek işi başardı.” -R. H. Karay.
    2. Çıkar sağlamak için bir şeye değersiz bir şey katma: “Bu sütte hile var.”
    hilebaz, hileişeriye

    AZİZ:
    1.Sevgide üstün tutulan, muazzez.
    2. Ermiş, eren.

    KALE:
    1.tar. Düşmanın gelmesi beklenebilen yollar üzerinde, askerî önem taşıyan şehirlerde, geçit ve dar boğazlarda güvenliği sağlamak için yapılan kalın duvarlı, burçlu, mazgallı yapı.
    2.mec. Genellikle bir düşüncenin savunulduğu, sürdürüldüğü yer.
    3.mec. Önemli mevzi.

    ZAPT:
    1.Zor kullanarak ele geçirme.
    2.Tutma, hâkim olma: “İşte o vakit ben zaptı imkânsız bir vahşî kedi hâline girmişim.” -Y. K. Karaosmanoğlu.
    3.Zabıt.
    zapturapt

    ORDU:
    1. Bir devletin silâhlı kuvvetlerinin tümü: “Türk ordusu.”
    “Şu kopan fırtına Türk ordusudur yarabbi / Senin uğrunda ölen ordu budur yarabbi.” -Y. K. Beyatlı.
    “Birinci Dünya Savaşı boyunca Türk ordusunda çalıştığını övünerek anlattı.” -R. H. Karay.
    2. Bu topluluğun başlıca bölümlerinden her biri: “Birinci Ordu.”
    “Dördüncü Ordu karargâhına gidiş, artık bir mabede çıkılıyor gibi, baş döndürür.” -F. R. Atay.
    4.Amaç, nitelik vb. yönlerden benzeyen insanların bütünü

    MEMLEKET:
    1.Bir devletin egemenliği altında bulunan toprakların bütünü, ülke: “Memleketin dahilinde iktidara sahip olanlar, gaflet ve dalâlet ve hatta hıyanet içinde olabilirler.” -Atatürk.
    2.Bir kimsenin doğup büyüdüğü yer, yurt: “Memleket isterim / Ne başta dert, ne gönülde hasret olsun.” -C. S. Tarancı. “Bizim memleketimizde soyadımız var, onu alalım bitsin gitsin!” -M. Ş. Esendal.
    3.İklim ve üretim bakımından ele alınan bölge: “Lübnan; portakal, turuncu, hurma ve muz memleketiydi.” -R. H. Karay.
    4.Bir ülkede yaşayan bireylerin bütünü: “Bütün memleketin kadınları bugün, en fakiri bile, beyaz giymişler, beyaz örtünmüşler.” -H. E. Adıvar.
    memleket havası, memleketler arası

    KÖŞE:
    1.Birbirini kesen iki çizginin, iki düzlemin oluşturduğu açı, zaviye: “Mendilin köşesi. Kutunun sivri köşesi.”
    2.İki duvarın birleştiği girintili veya çıkıntılı yer: “Seniha Hanım parmağını odanın köşesine uzattı.” -P. Safa.
    3.İki sokağın veya caddenin kesiştiği yer: “Türk kadınları alacalı bir ipek kumaş gibi köşeye birikmişlerdi.” -Ö. Seyfettin.
    4.Bölüm, yer veya yan: “Burgaz’ın sokaklarında her köşeden Türkçe işitiliyor.” -Y. K. Beyatlı. “Burası memleketin bir temiz köşesi, şehrin kırlaşmış bir bucağı.” -M. Ş. Esendal.
    5.mec. Kuytu, tenha veya ücra yer: “Nihayet, bir köşede oturan jandarma çavuşu söze karışıp işi kesti attı.” -M. Ş. Esendal.
    6.mec. Kimsenin uğramadığı, aramadığı yer: “İlk adımda otel, han, kahve köşeleri bulmak ihtiyacı baş gösterecek.” -R. H. Karay.

    BİLFİİL:
    1.İş olarak, iş edinerek, gerçekten: “Türk milleti bu mütecavizlerin hadlerini ihtar ederek, hâkimiyet ve saltanatını, isyan ederek kendi eline, bilfiil almış bulunuyor.” -Atatürk.

    İŞGAL,-İ:
    1.Bir yeri ele geçirme: “Çuhahane bir kumaş fabrikasıydı, İstanbul’un işgali sırasında İngilizler yaktılar.” -B. Felek.
    2.(bir kimseyi) İşten alıkoyma, engelleme, oyalama
    3.Uğraştırma

    ELÎM:
    1.Acınacak, acıklı: “Geçirmiş olduğum elîm sergüzeştin ve sefaletin nihayete ermiş olduğu bir gündü.” -Y. K. Beyatlı.

    VAHİM:
    1.Ağır, korkulu, çok tehlikeli: “Siz sağlam bir vücutta mutlaka vahim bir illet bulmak hevesine düşmüşsünüz.” -Y. K. Karaosmanoğlu.

    İKTİDAR:
    1.Bir işi yapabilme gücü, erk, kudret: “Bu iş benim iktidarım haricinde, demez mi?” -S. F. Abasıyanık.
    2.Bir işi başarabilme yetki ve yeteneği
    3. Devlet yönetimini elinde bulundurma ve devlet gücünü kullanma yetkisi; bu yetkiyi elinde bulunduran kişi ve kuruluşlar: “Almanya’daki öğrenciliğim Hitler’in iktidar yıllarına rastlar.” -H. Taner.

    GAFLET:
    1.Dalgınlık, dikkatsizlik, boş bulunma, aymazlık, dalgı, ihtiyatsızlık
    gaflet uykusu

    DALÂLET:
    1.Sapınç, sapkınlı, doğru yoldan ayrılmak: “Dalâlete kapılmış olmalarından korkarım.” -T. Buğra.

    HIYANET:
    1.Kutsal sayılan şeylere el uzatma, kötülük etme veya karşı davranma, hainlik, ihanet: “Emanete hıyanet olmaz.” -Atasözü.
    “Hiçbiri vatan hıyanetinin cezasız bırakılmasını istememişti.” -F. R. Atay.
    2.Güveni kötüye kullanma, aldatma, vefasızlık: “Hıyanetini görmediğin bir kadın hakkında fena tabirler kullanmaya hakkın yok.” -P. Safa.
    3. Vefasız: “Hıyanet, beni hiç aramıyorsun!”

    ŞAHSİ:
    1.Kişiye ait, kişiyle ilgili, kişinin malı olan, kişisel, özlük: “Şahsî eşya. Şahsî düşüncem.”
    “Hareketin içinde şahsî kinler ve rekabetler vardı.” -F. R. Atay.

    MENFAAT:
    1.Yarar, çıkar, kâr, fayda: “İnsanları ayıran da, birleştiren de hep menfaat davasıdır.” -Y. K. Karaosmanoğlu.
    “Gelip gidenlerden çok menfaat oluyor.” -H. E. Adıvar.
    menfaat düşkünü, menfaatperest, menfaatperver, menfaattar

    MÜSTEVLİ:
    1.esk. Bir yeri istilâ eden, yönetimi altına alan (kimse, devlet, ordu vb.): “Hatta bu iktidar sahipleri şahsî menfaatlerini müstevlilerin siyasî emelleriyle tevhit edebilirler.” -Atatürk.
    2.Salgın.

    SİYASİ:
    1.Siyasetle ilgili, siyasal, politik: “Siyasi işlere karışmamanı tavsiye ederim.” -P. Safa.
    2.Siyasetçi, politikacı.
    siyasî ambargo, siyasî coğrafya, siyasî harita, siyasî parti

    EMEL:
    1. Gerçekleştirilmesi zamana bağlı istek: “Büyük emeller benim bir aile ocağı kurmama da mâni olmuştu.” -R. N. Güntekin. “Mektebe giderken bütün emelim bir bisikletten ibaretti.” -H. Z. Uşaklıgil.

    TEVHİT:
    1.Allah’ın birliğine inanma, bir sayma, bir olarak bakma.
    2.esk. Birkaç şeyi bir araya getirme, birleştirme.
    3.Tek tanrıcılık.
    4.ed. Divan edebiyatında Allah’ı övmek için yazılan manzume.
    tevhit ehli

    MİLLET:
    1.Çoğunlukla aynı topraklar üzerinde yaşayan; aralarında dil, tarih, duygu, ülkü, gelenek ve görenek birliği olan insan topluluğu, ulus: “Bu eser, Türk milletinin hürriyet ve istiklâl fikrinin lâyemut âbidesidir.” -Atatürk.
    2.hlk. Benzer özellikleri olan topluluk: “Şoför milleti bu, gözü açık olur.” “Şu kadın milletinin kıskançlığının hiç sonu yok.” -A. Mithat.
    3.Bir yerde bulunan kimselerin bütünü, herkes: “Millet tütün paralarını alınca borcunu öder.” -N. Cumalı.
    millet meclisi, milletler arası, milletler arasıcı, milletler arasıcılık, milletsever, milletseverlik, millettaş, milletvekili, milletvekilliği

    FAKİR:
    1.Geçimini güçlükle sağlayan, yoksul, fukara: “Zengin, orta hâlli, fakir, herkes bu sazlı yerlere devam ve bu âlemlere iştirak ederdi.” -A. Ş. Hisar. “En fakir köyler taştandır ve üstü kiremittir.” -F. R. Atay.
    2.Zavallı: “Hey gidi kahpe felek; gençliklerine doymadan gitti fakirler.” -H. Taner.
    3.(nesneler için) Olması gerekenden az: “Seni fakir, soluk bir dekor içinde görmek istemem.” -M. Yesari.

    ZARURET:
    1.Mecburiyet, gereklilik, zorunluluk, zorunluk: “Çalışma zarureti var.” “Kültür hâkim olduktan sonra, sanat ve hayat, mazi ve yeni zaruretler ne güzel uyuşuyor.” -F. R. Atay.
    2.Sıkıntı, yoksulluk, fakirlik: “Zaruret içinde yaşıyorlar.” “Kıyafetinden dışarılıklı ve zarurette olduğu anlaşılan bir kadın… kahvelerden birine girdi.” -Y. K. Karaosmanoğlu.

    HARAP,-Bİ:
    1.Bayındırlığı kalmamış, yıkılacak duruma gelmiş, yıkkın, viran: “Duvarları yıkılmış, çatıları yanmış, harap bir köyün hizasına gelince yaver atından atladı.” -Ö. Seyfettin.







  3. 3
    Ziyaretçi
    çok teşekkür ederim bir dil bir insandır







  4. 4
    Ziyaretçi
    çok işime yaradı yarın bunlardan sözlüyüz Allah razı olsun ellerinize sağlık... :)

  5. 5
    Ziyaretçi
    Size çok teşekkür ederim çok işime yaradı. Tam bir misafirperversiniz :)

  6. 6
    Ziyaretçi
    elinize ayagınıza saglık böyle kalite görmedim allah razı olsun :) gercekten harikasınız

  7. 7
    Ziyaretçi
    Kim uğraştıysa allah razı olsun

  8. 8
    Ziyaretçi
    çok teşekkür ederim tatlım

  9. 9
    Ziyaretçi
    Cok tşk derslerde işe yaradı

  10. 10
    Ziyaretçi
    bencede çok güzel yapmışlar ayrıca mükemmel bir site

  11. 11
    Ziyaretçi





    çok güzel bir site ben çok beğeniyorum

  12. 12
    Ziyaretçi
    Allah razı olsun kim uğraşıp yazdı ise çok işime yaşadı yarın okulda lazımdı

+ Yorum Gönder
1. Sayfa 12 SonuncuSonuncu
gençliğe hitabedeki kelimelerin anlamları,  gençliğe hitabedeki bilinmeyen kelimelerin anlamları,  gençliğe hitabe yabancı kelimelerin anlamları,  gençliğe hitabedeki yabancı kelimeler,  gençliğe hitabedeki yabancı kelimelerin anlamları
5 üzerinden 5.00 | Toplam : 14 kişi