Organlarla ilgili deyimler

+ Yorum Gönder
Yudumla ve Soru(lar) ve Cevap(lar) Bölümünden Organlarla ilgili deyimler ile ilgili Kısaca Bilgi
  1. Ziyaretçi


  2. Hasan
    Özel Üye





    Cevap: AĞIZ
    Ağız ağza vermek: İki kişinin başkaları işitmeyecek şekilde konuşması.
    Ağız yaymak: Dürüst davranmaktan kaçınmak.
    Ağız dalaşı: Bağrışma derecesini geçmeyen kavga.
    Ağız değişikliği: Yemeğin çeşidinde değişiklik.
    Ağız kahyası: Birinin söyleyeceği veya söylemeyeceği sözlere karışan kimse.
    Ağız kalabalığı: Çabuk söylenen ve birbirini tutmayan sözler.
    Ağız kavafı: Satıcılar gibi, insanı kandırmak için çok lakırdı söyleyen.
    Ağız satmak: Yüksekten atarak kendini övmek.
    Ağzı gevşek: Sır tutmayan.
    Ağız tamburası çalmak: Sözle avutmaya çalışmak.
    Ağza alınmaz: Söylenmesi ayıp, çirkin söz.
    Ağzının mührü ile: Oruçlu olarak.
    Ağza tat,boğaza feryat: Miktarı pek az olan yiyecek şey.
    Ağzı açık ayran delisi: Yeni gördüğü her şeye alık alık bakan kimse.
    Ağzı çiriş çanağına dönmek: Ağzı kuruyup acılaşmak.
    Ağzı kara: Kötü haber vermekten hoşlanan, şom ağızlı.
    Ağzı kulaklarına varmak: Çok sevinmek.
    Ağzı pis: Sövmeyi huy edinmiş olan.
    Ağzı teneke kaplı: Çok sıcak veya çok soğuk şeyleri kolayca içebilen kimse.
    Ağzı var,dili yok: Pek sessiz bir kimseyi övmek için söylenir.
    Ağzına baktırmak: Kendini beğeni ile baktırmak.
    Ağzına bir kemik atmak: Susturmak için az bir şey vermek.
    Ağzına bir zeytin ver, altına tulum tutar: Küçük iyiliğe, büyük çıkar beklemek.
    Ağzına burnuna bulaştırmak: Bir işi beceremeyip batırmak.
    Ağzına taş almış: Lakırdıya karışmayıp susanlar için kullanılan söyleyiş.
    Ağzına vur, lokmasını al: Uysal ve sessiz kimseler için söylenir.
    Ağzında bakla ıslanmamak: Hiç sır saklamamak.
    Ağzından baklayı çıkarmak: Sabrı tükenip sakladığı şeyleri söylemek.
    Ağzından bal akmak: Çok tatlı konuşmak.
    Ağzından çıkanı kulağı duymamak: Sözleri tartmadan ağır söylemek.
    Ağzından dirhemle çıkmak: Sözünü sanki kıskanırcasına söylemek.
    Ağzından girip burnundan çıkmak: Diller dökerek birini kandırmak.
    Ağzından kaçırmak: İstemediği halde boş bulunup söyleyivermek.
    Ağzını açıp gözünü yummak: Öfkelenip ağır sözler söylemek.
    Ağzını bıçak açmamak: Üzüntüsünden söz söyleyecek halde olmamak.
    Ağzının payını vermek: Haddini bildirmek, paylayıp susturmak.
    Ağzını kiraya vermek: Kendini de ilgilendiren bir durumda düşüncesini söylemek.
    Ağzını poyraza açmak: Umduğunu elde edememek.
    Ağzını toplamak: Söylemekte olduğu kötü söz veya küfürleri kesmek.

    AYAK
    Ayak atmamak: Bir yere hiç uğramamak.
    Ayak basmak: Bir yere varmak.
    Ayak bağı: Bir yere veya işe gidilmesini engel olan kimse.
    Ayak sürümek: Üstüne aldığı bir işten kaçınma çareleri aramak.
    Ayağı dolaşmak: Şaşırıp, yanlış bir davranışta bulunmak.
    Ayağı düze basmak: Güçlükleri savarak ilerisinden korkmayacak duruma gelmek.
    Ayağı suya ermek: Bir gerçeğin önemini sonra anlayıp, aklı başına gelmek.
    Ayağına bağ vurmak:Bir engele çarptırmak.
    Ayağına kadar gelmek: Alçak gönüllük gösterip birinin yanına gelmek.
    Ayağına kara su inmek:Uzun süre ayakta kalarak yorulmak.
    Ayağına pabuç olamamak:Değerce ondan çok aşağıda olmak.
    Ağına sıcak su mu dökelim soğuk su mu?: Uzun bir zamandan beri gelmediği bir yere günün birinde çıkagelen kimseye yarı sitem yarı sevinçle söylenen söz.
    Ayağında donu yok,fesleğen ister başına: Yoksulluğuna bakmayarak süs ve
    gösteriş yapmak isteyenler için söylenir.
    Ayağını denk almak: Uyanık ve sakıngan davranmak.
    Ayağını kesmek: Bir yere gitmez olmak.
    Ayağını yorganına göre uzatmak: Giderini,gelirine uydurmak.
    Ayağını bastığı yerde ot bitmez: Uğradığı yeri yakar yıkar.
    Ayağının altına karpuz kabuğu koymak: Bir kimseyi düzenle yerinden etmek.
    Ayağının tozu ile: Gelir gelmez,henüz dinlenmeden.
    Ağanın türabı olmak: Biri ötekine kul gibi bağlanıp onun her türlü kahrını çekmek
    Ayaklar baş, başlar ayak oldu: Değersizler başa geçti, değerliler ise geride kaldı.
    Ayakları geri geri gitmek: Bir yere giderken istemeye istemeye gitmek.
    Ayakları yere değmemek: Çok sevinmek.

    BAŞ
    Baş başa vermek: Birkaç kişi, bir işi aralarında konuşmak üzere toplanmak.
    Baş çekmek: Önayak olmak.
    Baş göstermek: Belirmek.
    Baş kaldırmak: Karşı gelmek veya ayaklanmak.
    Baştan savma: Üstünkörü.
    Baş sallamak: Karşısındakinin her sözünü uygun bulur görmek.
    Baş üstünde yeri olmak: Baş tacı gibi değerli görülmek.
    Başa geçmek: En üstün yeri almak.
    Başı dinç: Kaygısı ve tasası olmayan.
    Başı göğe ermek: Umulmayan bir mutluluğa ermek.
    Başı kazan olmak: Başında uğultulu bir sersemlik olmak.
    Başı nara yanmak: Başkası uğruna büyük bir zarara uğramak.
    Başı sıkılmak: Herhangi bir güçlük karşısında kalmak.
    Başına çalsın: Birine verilmek istenilen bir şeyin öfke ve tiksinme ile geri
    çevrildiğini anlatmak için söylenir.
    Başına dolamak: Musallat etmek.
    Başına devlet kuşu konmak: Büyük bir nimeti ele geçirmek.
    Başına hal gelmek: Pek çok güçlüklerle karşılaşmak.
    Başına iş açmak: Uğraştırıcı ve üzücü bir işin çıkmasına yol açmak.
    Başına taç etmek: Çok değer verip ilgi göstermek.
    Başında kavak yeli esmek: Toyca hülyalarca beslemek.
    Başından atmak: Yapılması güç bir işi yapmaktan kendini kurtarmak.
    Başından büyük işlere girişmek: Gücünün üstünde işlere karışmak.
    Başından korkmak: Canında veya ağır suçlu düşmekten korkmak.
    Başını bir yere bağlamak: Birini işe koymak yolu ile alaverelikten kurtarmak.
    Başını ezmek: Bir daha kötülük edemeyecek duruma sokmak.
    Başını koltuğunun altına almak: Ölümü göze alarak bir işe karışmak.
    Başını taştan taşa vurmak: Çaresiz kalarak çok pişman olmak.
    Baştan çıkartmak: Ayartmak, kötü yola sürüklemek

    BURUN
    Burun kıvırmak: Önem vermeyip alay etmek.
    Burun bükmek: Aşağısamak.
    Burun şişirmek: Kibirlenmek.
    Burun yapmak: Üstünlük taslamak.
    Burnu havada: Kendini pek beğenmiş.
    Burnunda tütmek: Çok özlemek.
    Burnu sürtülmek: Büyüklenme huyundan vazgeçip uysal bir hale geçmek.
    Burnundan kıl aldırmaz: Kendisine söz söyletmez, huysuz ve gururlu kimse.
    Burnundan yakalamak: Hiçbir bahane ile kaçınamayacağı bahane ile yakalamak.
    Burnunu kırmak: Büyüklenmesini önlemek.
    Burnunu sokmak: Gerekmediği halde bir işe karışmak.
    Burnunun dikine gitmek: Öğüt dinlemeyerek kendi bildiği gibi davranmak.
    Burnunun direği kırılmak: Pis bir koku duyarak tedirgin olmak.
    Burnunun direği sızlamak: Çok acı sızlamak.
    Burnunun ucunu görmüyor: Çok sarhoş.
    Burnunun yeli harman savuruyor:Çok büyüklenenler hakkında söylenir.

    DİŞ
    Diş bilemek: Öç almak için elverişli durum kollamak.
    Diş geçirmek: Güçlü bir kimseye sözünü geçirebilecek durumda olmak.
    Diş gıcırdatmak: Öfkesini haliyle göstermek.
    Dişine göre:Gücü göre olan.
    Diş kirası: Eskiden iftardan sonra çağrılılara verilen armağan.
    Dişine değmemek: Pek az gelmek.
    Dişinden, tırnağından artırmak: Yiyecek ve giyeceğinden keserek biriktirmek.
    Dişini tırnağına takmak: En zayıf çarelere bile baş vurmak.
    Dişten artırmak: Giderleri kısarak tutum sağlamak.

    EL
    El altından: Gizlice.
    El atmak: Karışmak.
    El çekmek: Vazgeçmek.
    El ayak çekilmek: Herkes uykuya dalıp ortalık sessiz kalmak.
    El bebek gül bebek: Nazlı, şımarık.
    El kadar: Küçücük.
    Eli açık: Cömert.
    El elden üstün: Herkesin kedinden üstün biri bulunacağını anlatan deyim.
    El ermez, güç yetmez: Bir iş karşısındaki güçsüzlüğü anlatmak için kullanılır.
    El etek öpmek: Bir işi yaptırmak için yalvarmak.
    El koymak: Yetkili olanlar, bir sorun veya olayı ele almak.
    El pençe divan kurmak: Saygı için ellerini birleştirip ayakta beklemek.
    El üstünde tutmak: Bir kimseye çok saygı ve sevgi göstermek.
    Elde, avuçta bir şey kalmamak: Hiç malı, parası kalmamak.
    Elden ağza yaşamak: Günlüğü ancak günlük kazancını karşılayacak kadar olmak.
    Ele avuca sığmamak: Söz dinlememek, baskı altına alınmamak.
    Ele bakmak: Avuç içindeki çizgilere bakıp kişinin geleceğini okumak.
    Ele vermek: Suçlu bir kimseyi haber verip yakalatmak.
    Eli ağır: Yavaş iş gören.
    Eli ayağı bağlı: İstediğini yapamayacak durumda olan.
    Eli boş: O sırada işi olmayan.
    Eli sıkı: Çok tutumlu.
    Eli uz: Usta,becerikli.
    Eli böğründe kalmak: Bir işi yapmaya meydan bulamamak.
    Eli darda: Geçimini sağlayacak parası olmayan.
    Eli hafif: Acıtmadan iş gören.
    Eli dursa ayağı durmaz: Kıpırdak, hareketli.
    Eli ekmek tutmak: Geçimini kendi emeğiyle sağlayacak hale gelmek.
    Eli genişlemek: Bolca paraya kavuşmak.
    Eli kalem tutar: Düşündüğünü yazabilir.
    Eli kolu bağlı kalmak: Bir engel dolayısıyla hiçbir iş yapamaz hale gelmek.
    Eli uzun: Fırsat buldukça öteberi aşıran.
    Eli maşalı: Şirret, edepsiz.
    Eli varmamak: Bir işi yapmaya gönlü razı olmak.
    Elini sallasa ellisi, başını sallasa tellisi: Bir işaretim üzerine dilediğim kadar
    ve dilediğim gibi istek çıkarabilir.
    Eline eteğine sarılmak: Çok yalvarmak.
    Elinden hiçbir şey kurtulmamak: Her şeyi becerebilmek.
    Eline eteğine doğru: Temiz, her türlü kötülükten uzak olan.
    Eline kalmak: Ondan başka yardımcısı olmamak.
    Elini ayağını kesmek: Uğramaz olmak.
    Elini çabuk tutmak: Çabuk davranmak.
    Elini eteğini çekmek: Uzun zaman yapageldiği bir işten çekilmek.
    Elini sıcak sudan soğuk suya sokmamak: Pek nazlı yetişmiş olmak.
    Elinin körü!: Ortaya sürülen saçma bir düşünceye karşı azar olarak söylenir.
    Elden vefa,zehirden şifa: Zehirden şifa beklenemeyeceği gibi, yabancılardan da vefa beklemek boştur.

    GÖZ
    Göz almak: Göz kamaştırmak.
    Göz aşinalığı: Birbirini ara sıra uzaktan görmekle doğan tanışıklık.
    Göz atmak: Kısaca bakıvermek.
    Göz boyamak: Gösterişle aldatmak.
    Göz dikmek: Bir şeyi ele geçirmek arzusuna kapılmak.
    Göze gelmek: Bakışları karşılaşmak.
    Göz önüne getirmek: Tasarımlamak.
    Göz hakkı: Görülüp de imrenilebilecek ufak şeylerden görenlere çıkarılan pay.
    Göz hapsine almak: Bakışlarını üzerinden ayırmamak.
    Göz kamaştırmak: Hayran etmek.
    Göz kesilmek: Bütün dikkatiyle bakmak.
    Göz koymak: Bir şeyi ele geçirme isteğini gütmek.
    Göz önünde tutmak: Hesaba katmak,dikkate almak.
    Göz yummak: Kusurları görmezlikten gelmek. Gözden düşmek: Sevgi ve ilgiyi kaybetmek.
    Gözü açık: Uyanık ve becerikli.
    Gözden sürmeyi çekmek: Çalamayacağı hiçbir şey bulunmayacak derecede becerikli hırsız olmak.
    Gözden uzaklaşmak: Ayrılıp başka yere gitmek.
    Göze almak: Gelebilecek her türlü zararı önceden kabul etmek.
    Göze batmak: Bakanları tedirgin edebilecek gibi aykırı, uygunsuz görünmek.
    Göze çarpmak: Üzerine dikkati çekmek.
    Gözü keskin: Çok iyi gören.
    Gözleri bayılmak: Uyku, arzu gibi herhangi bir hal gözlerine vurmak.
    Gözleri çakmak: Ateşli hastalıkta gözleri kızarmış ve parlak.
    Gözleri fal taşı gibi açılmak: Hayretten gözleri fırlamak.
    Gözleri kan çanağına dönmek: Gözleri çok kızarmak.
    Gözleri velfecri okuyor: Gözlerinden kurnaz bir zeka belli oluyor.
    Gözlerinin içi gülmek: Çok sevindiği yüzünden,gözlerinden belli olmak.
    Gözlerinin içine kadar kızarmak: Utancından yüzü çok kızarmak.
    Gözü aç: Kanmak bilmez, açgözlü.
    Gözüne kestirmek: Başarabileceğini ummak.
    Gözü açılmak: İyiyi kötüyü veya kendine yarayanı ayırt eder hale gelmek.
    Gözü arkada kalmak: Arkada bırakılan bir şeye merak ve ilgi ile bağlanmak.
    Gözü doymak: Çok istenen bir şeyin yeter miktarını elde ettikten sonra artık çoğunu istememek.
    Gözü gönlü açılmak: Ferahlamak.
    Gözü ısırmak: Bir kimseyi tanır gibi olmak.
    Gözü kaymak: İstemeyerek bakıvermek.
    Gözü sönmek: Kör olmak.
    Gözü toprağa bakmak: Ölmek üzere olmak.
    Gözünü korkutmak: Yıldırmak.
    Gözü yüksekte: Yüksek emel peşinde olan.
    Gözünde büyümek: Bir şey birine olduğundan büyük veya önemli görünmek.
    Gözünde tütmek: Çok özlemek.
    Gözünü doyurmak: Bol bol vermek.
    Gözünü dört açmak: Çok dikkatli ve uyanık olmak.
    Gözünü kan bürümek: Adam öldürecek derecede öfkelenmek.
    Gözünün kuyruğu ile bakmak: Belli etmemeye çalışarak yandan bakmak.

    KAŞ
    Kaş göz etmek: Kaşlarını,gözlerini oynatarak işaret etmek.
    Kaş yapayım derken göz çıkarmak: İşi düzelteyim derken hepsini bozmak.
    Kaşla göz arasında: Kimsenin sezmesine meydan vermeyecek kadar kısa bir
    zaman içinde.
    Kaşlarını çatmak: Öfkelenmek üzere bulunmak.
    Kaşlarının altında gözün var dememek: Doğru ve zararsız da olsa, hiçbir şey söylememek, her yaptığını hoş görmek.

    KOL
    Kol atmak: Etrafa yayılmak.
    Kol gezmek: Karakol dolaşmak.
    Kol kanat olmak: Yardım etmek ve korumak.
    Kol vurmak: Dolaşmak.
    Kollarını sallaya gelmek: Hiçbir şey getirmeden gelmek.
    Kolu kanadı kırılmak: Bir şey yapamayacak hale gelmek.



    KULAK
    Kulak asmamak: Önem vermemek.
    Kulak kabartmak: Belli etmemeye çalışarak dinlemek.
    Kulak kesilmek: Büyük bir dikkatle dinlemek.
    Kulak kesilmek: Büyük bir dikkatle dinlemek.
    Kulak misafiri olmak: Yanında konuşulan bir şeyi dinlemek.
    Kulak vermek: Merak edip dinlemek,işitmeye çalışmak.
    Kulağı delik: Olup bitenleri çabuk haber alan.
    Kulağı kirişte: Ne söyleneceğini işitmek için çok dikkatli.
    Kulağına kar suyu kaçmak: Sıkışık bir duruma düşmek.
    Kulağına koymak: Bir hale veya söze hazırlamak üzere önceden anlatmak.
    Kulağına küpe olmak: Başa gelen bir halden alınan dersi hiç unutmamak.
    Kulağını bükmek: Bir sorun karşısında dikkatli davranmasını söylemek.
    Kulakları dolmak: Aynı şeyleri dinlemekten usanç gelmek.
    Kulakları paslanmak: Çoktan beri müzik dinlememiş olmak.
    Kulaktan dolma: Şurada burada işitilerek edinilen bilgi.

    PAKMAK
    Parmak atmak: Mesele çıkarmak.
    Parmak bozmak: Ahbaplığı bozmak.
    Parmak basmak: O nokta üzerine dikkati çekmek.
    Parmak ısırmak: Şakalaşmak.
    Parmak yalamak: Kendine, hakkı olmaksızın bir çıkar sağlamak.
    Parmağı ağzında kalmak: Şaşakalmak.
    Parmağı var: İlgisi var.
    Parmağına dolamak: Bir şeyi ele alıp ilgilileriyle sürekli uğraşmak.
    Parmağında oynatmak: Ona her zaman istediğini yaptırmak.
    Parmağını bile oynatmamak: Hiç aldırış etmemek.
    Parmakla gösterilmek: Eşi az bulunmak.
    Parmaklarını yemek: Bir yiyeceğin çok lezzetli olması.

    SAÇ
    Saç ağartmak: Uzun süre emek vermek.
    Saçı başı ağarmak: Yaşlanmak.
    Saç saça baş başa: Sıkı bir kavgaya tutuşarak.
    Saç sakal ağartmak: O işte uzun zaman çalışmış olmak.
    Saçı bitmedik: Doğalı çok olmamış.
    Saçına ak düşmek: Saçı ağarmaya başlamak
    Saçını başını yolmak: Üzüntüsünü gürültülü olarak açığa vurmak.
    Saçları iki türlü olmak: Yaşı ilerlemiş bulunmak.
    Saçını başını süpürge etmek: Özveri ile çalışıp hizmet etmek.


    TIRNAK
    Tırnak göstermek: Gözdağı vermek, tehdit etmek.
    Tırnak sürüştürmek: Kavgayı körüklemek.
    Tırnak takmak: Musallat etmek.
    Tırnaklarını sökmek: Elindeki güçten yoksun bırakmak



    ..








  3. Ziyaretçi
    Muhtesemmmmmm en iyi ve en guzel siteee







  4. Ziyaretçi
    sağolun sizin sayenizde performansımı bitirdim...

  5. Ziyaretçi
    göz gezdirmek bu konuya cevap olabilir

  6. Ziyaretçi
    saolasın ürkçe ödevimi yaptım

+ Yorum Gönder
organlarla ilgili deyimler,  organla ilgili deyimler,  insan organlarıyla ilgili deyim,  vücut organları ile ilgili deyimler,  insan organlarıyla ilgili deyimler
5 üzerinden 5.00 | Toplam : 11 kişi