+ Yorum Gönder
Yudumla ve Soru(lar) ve Cevap(lar) Bölümünden Oğuz kağan destanındaki mitolojik ögeler nelerdir? ile ilgili Kısaca Bilgi
  1. Ziyaretçi

    Oğuz kağan destanındaki mitolojik ögeler nelerdir?





  2. ● ∂єИiz ●
    Usta Üye





    Cevap: ÜLGEN: Altay ve Yenisey çevrelerinde kullanılmaktadır. Kayrakan (büyük han) veya Tengere Kayra Han olarak da anılmaktadır. Güney Altay şamanistleri Ülgen'e "kuday" derler. Bazı kamlara göre ise, "Kayrakan" en büyük tanrıdır ve ülgen, kızagan ve mergen bu tanrının oğullarıdır.

    A.Anohin'e göre ülgen iyilik eden bir varlıktır. Ay ve güneşin ötesinde, yıldızların üstünde yaşar. Onun huzuruna giden yolda yedi, bazı rivayetlere göre dokuz engel vardır. Ülgenin huzuruna giden bu yol ancak erkek şamanlara, ayin yaptıkları zaman açıktır. Bununla birlikte erkek şaman bile ancak beşinci engel olan demir kazık (altın kazık=kutup yıldızı) yıldızına kadar ulaşabilir ve oradan geri döner. Ülgenin sarayı ve altından tahtı vardır. Kendisi insan şeklindedir. Şaman dualarında " ak ayaz", "ayazkan", "şimşekçi", "yıldırımcı", "yaratıcı" (yayuçı) olarak da vasıflandırılır .

    Ülgen yaradıcı (halik)dır. Bütün varlığı yaradan odur.

    UMAY: Altaylı kavimlere göre Umay çocukları ve hayvan yavrularını koruyan dişi tanrıdır (tanrıça). Umay ismini Tonyukuk yazıtında şu ifadelerle görüyoruz. "Geri dönelim. Ere nefsini saklamak yektir dedi. Ben (ise) böyle derim! Ben Bilge Tonyukuk Altun ormanını aşarak geldik, İrtiş Irmağı'nı, geçerek geldik. (buraya) gelenler (=düşmanlar) cesur dedi (=demişler); (bizim geldiğimizi ise) duymadılar. Tanrı, Umay kutsal yer, sular (bizim için onlara) gaflet verdi. Neye kaçarız.(Onlar) çok diye niye korkarız. Az[ız] diye niye basılalım. Taarruz edelim dedim. Taarruz ettik, perişan ettik. Ertesi günü çok geldiler…

    SUYLA: Suyla adı verilen ruh, insanları korur ve yerde bulunur. Gözleri otuz günlük mesafeden görür, at gözlerine benzer. Ay ve güneşin kırıntılarından yaratılmış "suyla"nın görevi insanların hayatında ortaya çıkabilecek değişiklikleri haber vermek ve insanları göz altında bulundurmaktır. Âyin esnasında şaman göklere yahut yer altına giderken "suyla" şamanın yolunu kesen kötü ruhlara müdahale ederek onları kovar, "Yayık" ile birlikte kurbanın canını göklere götürür. Âyin esnasında "suyla" şerefine saçı olarak "rakı" kullanırlar. Karlık adı verilen ruh "suyla"nın en yakın arkadaşıdır.

    KÖK-BÖRİ: Totem devri yaşayan Türklerin totemi bozkurt, destanlarda hayat ve savaş gücünü temsil eder. Bozkurt, destanlarda Tanrı kurt ,anne kurt, ordular önünde yürüyen kumandan olarak geçer.Türkler bozkurta önce Tanrı diye tapmışlar, sonra kendilerinin bozkurt soyundan geldiklerine, böylelikle birer bozkurt olduklarına inanmışlardır.

    IŞIK: Bu motif destanların kuruluşunda kutsiyetten kaynaklanan hayat verici bir özelliğe sahiptir.Destanların büyük kahramanları; bu kahramanlara kadınlık ve mukaddes Türk çocuklarına annelik yapan kadınlar ilahî bir ışıktan doğarlar.Şamanist inanca göre yerden on yedi kat göğe doğru gittikçe aydınlanan bir nur âlemi vardır ki bunun on yedinci katında bütün göz kamaştırıcı ışığıyla Türk Tanrısı oturur.Yeryüzünde iyilik yapan ruhlar da bir kuş şeklinde bu nur âlemine uçarlar.


    RÜYA: Destanın bütününü etkileyen ve destan kahramanlarının hareket alanını belirleyen bir motiftir.Bir mücadele üzerine kurulu destanlarda kazanılacak başarı veya yaşanacak bir felaket düş yoluyla önceden öğrenilir. Kadercilik anlayışı düş motifiyle destanlarda işlenir.

    AĞAÇ: Destanlarda ağaç motifi üç yönüyle yer alır: Sığınak (Oba), Ana ya da Ata, varlığı, devleti temsil eden sembol.İnsanlığın yaratılışı hakkındaki Türk düşüncesine göre Tanrı, yeryüzündeki dokuz insan cinsini, bu insanlardan önce yarattığı dokuz dallı ağacın gölgesinde barındırmıştır.

    KIRKLAR:Bu motif, kahramanlar etrafındaki gücü temsil eder.Kırk sayısı bazı eşya ve davranışları sınırlar.Oğuz Kağan’ın kırk günde yürümesi, konuşması gibi.Kırk sayısı görünmez aleminden gelen koruyucu, güç verici kutsiyete erişmiş şahısları da simgeler.

    AT: At destanlarda önemli bir konuma sahiptir. Bunun temelinde göçebe kültürün yarattığı zorlayıcı koşullar vardır.Ata bir tür dinsel totem özelliği kazandıran şamanist inançtır. At, kahramanın başarıya ulaşmasında en etkin güçtür.Sahibini korur, ona yol gösterir, tehlikelere karşı uyarır.

    OK-YAY: Destanlarda maden isimlerinin sıkça geçmesi Türklerin savaşçı bir ulus oldukları kadar savaş aracı üretmede de usta olduklarını gösterir.Destanlardaki maden isimleri tamamiyle Türkçe’dir.Bu da Türklerin çok eskiden beri madencilikle uğraştıklarının delilidir.Ok- yay motifi destanlarda sadece savaş aracı olarak geçmemiş,Türk üstünlüğünü ifade etmiş, hukuki bir sembol haline gelmiştir.

    MAĞARA: Bu motif destanlarda sığınak ve ana karnını temsil eder.Bazen de ilahî buyruğun tebliğ edildiği yer olarak karşımıza çıkar.

    AK SAKALI İHTİYAR: Destanlarda hakanların akıl danışıp öğüt diledikleri gün görmüş yaşlılar vardır.Derin tecrübeli bu kimseler, geç hakanlara yol ve iz gösterirler.Bu, Türklerin alimlere mukaddes insan gözüyle bakıp ilme değer verdiklerini gösterir.

    YADA TAŞI: Bu taş destanlarda millî birlik ve bütünlüğü, halkın mutluluğunu ve devletin idealini temsil eder.Bu taş ülkeden çıkarıldığında birlik ve bütünlük bozulur ve kıtlık baş gösterir.







  3. Ziyaretçi
    Türklerin İslam Dinini kabul etmelerinden sonra, daha önceki sahifelerde ana
    hatları kısaca anlatılan Oğuz Kağan Destanı yeni baştan ve tamamen İslami
    akideler ve motifler üzerine işlenmiştir. Gerek öz gerekse muhteva bakımından,
    her iki rivayet arasında büyük farklar bulunmamaktadır. İslami akidelere göre
    yeniden düzenlenen bu ikinci destan, birincisinden sonra geçen zamanın bir kısım
    hadiselerini de işlediği ve Oğuz' un doğumundan öncesine bir başlangıç tesbid
    ettiği için ilgi çekici bir hüviyete bürünmüştür. Bu rivayetde, yeni bir dine ve
    bu dinin kültürünün tesirine giren bir milletin, daha önceki yaşayış tarzından,
    duyuş ve düşünüş sisteminden ayrılmamasını, büsbütün kopmak istememesi veya
    kopamaması açıkça belli olmakta ve o günlerini yeni düşünüş sisteMine göre
    ayarlamak isteyişi görülmektedir. Nitekim, bu rivayetde milletin, kendini Türk
    adıyla Hazreti Nuh' un oğullarından Yafes' e bağlayışı, İslami düşüncenin
    peygamberler mankıbesinde kendisine bir yer bulma çabasıdır.



    Oğuz Kağan Destanının İslami rivayeti on üçüncü yüzyılda yazıya geçirilmiştir.
    Bu yüzyıl tarihçilerinden Moğol Tarihçisi reşiddeddin Cami üt-Teva-rih adlı
    eserinden Fars diliyle; Ebul Gazi Bahadır Han ise, Şecer-i Terakime adlı
    eserinden Türkçe olarak destanı kaydetmiştir.



    Destan



    Peygamberlerden Hazreti Nuh' un oğlu Yafes' in Türk adında bir oğlu vardır. Türk
    Milletinin ceddi bu zattır.



    Babası Yafes ölünce Türk, Isık Göl çevresinde yerleşir, ilk çadırı yapar ve
    Türkler ondan ve onun çocuklarından türer.



    Fakat Türkler önceleri hak dinini bilmezler, puta tapmaktadırlar; Hak dininden
    çıkmış, sapıtmışlardır. Kara Han Türklere hakan olduğu çağda ise büsbütün
    azıtmışlar ve toptan kafir olmuşlardır.



    Hal böyle iken Kara Hanın bir oğlu olur; aydan da güneşten de güzeldir. Üç gün
    üç gece ana sütü emmez. Üç gün üç gece anasının düşüne girer. Düşlerinde
    anasına:



    -Hak dinine gir; Hak dinine girmezsen ben senin sütünü emmem, der.



    Oğul bu, anası oğluna dayanamaz, müslüman olur. Kimseye de bir şey söylemez,
    müslüman olduğunu sezdirmez.



    Kara Han, oğlu bir yaşına basınca, o zamanki Türk adeti üzere, bütün ülkeye
    haber salıp, şölenler verir. Şölende bir ara:



    -Beyler ve şölen halkı düşünüp bir ad ararken çocuk dike gelir:



    -Benim adım Oğuz' dur!.. diye bağırır. Herkes şaşırır.



    Oğuz' un kendi kendine verdiği adı herkes kabul eder.



    -Bundan daha güzeli olmazdı, derler.



    Oğuz' un falına bakılır, çok uzun ömürlü olacağı, şanlar şerefler kazanacağı
    anlaşılır. Şölen biter, herkes evine, yurduna, yuvasına dağılacağı sırada çocuk
    Oğuz:



    -Allah!.. diye bağırır.



    Duyanların hepsi şaşırır, çocuğun ne dediğini anlamazlar. Çocuğun konuştuğu dili
    bilemezler.



    Oğuz büyür. Evlenecek çağa geldiğinde babası Kara Han, oğluna, kendi küçük
    kardeşinin kızı Özhan' ı almak ister. Oğuz da buna razıdır ama, amcasının kızını
    bir köşeye çekip, eğer dinini kabul ederse kendisiyle evlenebileceğini aksi
    halde evlenmeyeceğini söyler. Oğuz' un amcasının kızı Özhan teklifi kabul etmez.
    Oğuz da onunla evlenmez, ondan ayrı yaşar.



    Bir gün ava çıkar. Dönerken bir su kenarında en küçük amcası olan Gürhan' ın
    kızını görür, kızı sever, kanı kaynar. Onu da bir kçşeye çekip ve Hak dinini
    kabul etmesini Ulu Tanrıya iman eylemesini ister; dediklerini yaparsa kendisiyle
    evleneceğini de söyler. Kız:



    -Senin yolun köötü yol değildir, kabul ediyorum; deyince Oğuz dönüp babasına
    gelir ve en küçük amcası Gürhan' ın kızıyla evlenmek istediğini anlatır. Büyük
    bir şölen sonunda evlenirler. Oğuz, karısını pek çok sever.



    Ama bir gün Oğuz' un müslüman olduğu, doğarken müslüman doğduğu anlaşılır. Oğuz'
    un avda olduğu bir gün, babsı Kara Han, ülkesinin bütün ileri gelenlerini
    çağırıp meşveret kurar. Durumu anlatır. Herkes hiddetlenir ve kimse bu işi kabul
    etmez. Sonunda, Oğuz' un ardından adam gönderip o avda iken öldürtmeğe karar
    verilir. Fakat karısı kararı öğrenmiştir. Oğuz' u çok seven bir yiğidi haberci
    salar ve Oğuz' u durumundan haberdar eder.



    Haberi olan oğuz, kendisine sadık kalan ve onu sevenleri etrafına toplar.
    Babasının üstüne yürür. Savaş olur. Oğuz galip gelir. Bu sırada nereden geldiği
    bilinmeyen bir ok Kara Han' ın yüreğine saplanır ve onu öldürür. Kara Han' ın
    ölümü üzerine de Oğuz, Han olur. Milletini Hak dinine davet eder, kabul edenler
    ülkede kalır, kabul etmeyenler ülkeden sürülür. Birliği kurar. Herkesi kendi
    bayrağının çevresinde toplar. Çürçitlerin üstüne yürür. Çok kanlı savaşlar olur.
    Sonunda taşınamayacak kadar ganimet elde edilir. Ordunun içinde Kanglı adında
    biri çıkıp Oğuz onun adını ondan gelen soya verir.



    Savaşlar birbirini kovalar; savaşlar ulaşmak için yollar, dağlar, akar sular
    geçilir. Bu esnada ortaya çıkan her zorluğu akıllı bir kişi ortadan kaldırır ve
    duruma göre ad verilir, bu adlardan yeni soylar başlar.



    Sonunda Oğuz Moğollarla savaşıp onlara da Hak dinini kabul ettirir. Daha bir çok
    ülkeler fethettikten sonra öz yurduna döner, yaşlı danışmanı Irkıl Ata' nın
    tavsiyesine uyarak, zaferlerinden dolayı Tanruya şükretmek için sayısız hayırlar
    yapar,ülkeleri imar edip şenlendirir, bağışlarda bulunur. 116 yıl hakanlık
    yapar. Sonunda Kurultayı toplayıp oğullarına nasihatlarda bulunur ve ülkesini
    altı oğlu arasında paylaştırır. Ondan sonra da ruhunu teslim eder.







    KAYNAK:Türk Destanları-M.Necati Sepetçioğlu







  4. Ziyaretçi
    Diğer

    Eski Türk tarihinde hükümdarların doğuşu, efsanelere büründürülmüş ve kutsal bir olay gibi anlatılmışlardı. Hükümdarlar böyle kutsallaştırılıp, gökten indirilir iken; elbetteki Oğuz-Kağan gibi, bütün Türk kaviminin atası olan kutsal bir kişinin menşeleri de, Tanrıya ve göğe bağlanacaktı. Eski Türklere göre herşeyi yaratan ve her varlığın sahibi olan tek kutsal şey, gökteki biricik Tanrı idi.Aslında göğün kendisi olan Tanrı değildi. Çünkü gök de, yer gibi, maddî birer varlık ve yüce Tanrı tarafından yaratılmış, dünyanın birer parçası idiler. Gök, bir tane idi ve dünyamızın üstünü, bir kubbe şeklinde kaplıyordu. Fakat bu kubbenin üstünde, daha bir çok gökler vardı. Ayın güneşin ve türlü yıldızlar ile burçların dolaştıkları, ayrı ayrı gökler, uzayın sonsuzluklarını kendi aralarında paylaşıyorlardı. Bütün bunların üstünde, bir gök daha vardı ki, bu gökte yaratıcı, büyük ve tek Tanrı oturuyordu. Eski Türkler, ğögün katlarını üst üste koyma yolu ile saymamışlardı. Fakat sonradan, biraz da dış tesirler sebebi ile gökleri, yedi veya dokuz kat olarak tarif etmeğe başladılar.

    "Oğuz-Kağan destanına, Uygur çağından sonra, hafif dış tesirler girmeğe başladı":

    Göktürk çağında, eski Türk dini ile inançları, bozulmadan devam etmekte ve gittikçe de gelişmekte idi. Uygur devleti kurulup da, yeni bir çok dinler Türkler arasına girmeğe başlayınca, durum biraz daha değişti. Çünkü Uygurlar, çok daha önceleri Çin'in ortalarında gezmişler, ticaret yapmışlar ve birçok insanlarla karşılaşarak, konuşmuşlardı. "Bu dış ilişkiler, Uygurlara birçok yeni görüşler getirmiş ve onlarda, büyük dinlere inanmak ihtiyacını doğurmuştur." Ticaret, eski Türk savaşçılarının dini ile, pek bağdaşan bir meslek değildi. Eski Türk dini, disiplin, otorite ve savaşçılığı, herşeyden üstün tutuyordu. Halbuki tüccarlar, daha geniş ve rahat bir hayata sahip olmak zorunda idiler. İşte bunun içindir ki, bu zamana kadar Türkler göğe ve gökten gelen kutsallıklara inanırlar iken, Uygur çağında durum birdenbire değişiyordu. Uygurlar, köklerini Suriye'den alıp, İran'da gelişen Mani dinini aldıktan sonra, aya daha çok önem vermeye başladılar. Aslında ise Türklerde, kutsal olan en önemli şey, gökten sonra dünyamızı ışıtan güneş idi. "Uygurların, güneşten aya geçmiş olmaları, yeni bir düşüncenin başlangıcı gibi sayılabilirdi". Bu sebeple, Uygurlar çağında yazılmış Oğuz-Kağan destanlarında, eski Türklerin dedikleri gibi kutsal kişiler, artık "Göğün oğlu" değil; "Ayın oğulları" oluyorlardı. Oğuz-Kağan da "Ay Tanrı" nın bir oğlu idi. Destan, daha başlangıçta, şöyle başlıyordu:

    "Aydın oldu gözleri, renklendi ışık doldu,
    "Ay-Kağan'ın o gündü, bir erkek oğlu oldu!"

    Eski Türkler de iyi ve güzel olayları, aydınlık ve ışıkla anlatırlardı. Biz, nasıl yeni bir oğlu olan dostumuza, "Gözlerin aydın olsun" diyor isek, onlar da Oğuz-Kağan'ın doğuşu dolayısı ile, "Ay Kağan'ın gözleri aydın oldu, renklendi", diyorlardı.

    "Müslüman olmuş Oğuz Türklerinin destanları da, Türk mitolojisinin en eski motifleri ile dolu idiler":

    Fakat Türkler, çoktan müslüman olmuş ve İslâmiyetin ana prensiplerine gönülden bağlanmışlardı. Aslında ise, İslâmiyet ile eski Türk dini arasında büyük ayrılıklar da yoktu. Buna rağmen, eski Oğuz-Kağan destanları, elbetteki İslâmilyetin birçok inançları ile uygunluk gösteremeyecekti. Bunun içindir ki, İslâmiyetten sonra yazılan Oğuz-Kağan destanlarında, biraz daha değişiklik yapılmış ve İslâmiyete uydurulmuştu. İslâmiyeti kabul eden Türkler bizce Uygurlara nazaran, eski Türk an'anesini ve töresini daha çok korumuşlardı. Tabiî olarak biz Oğuz Türkleri üzerine, daha büyük bir önem veriyoruz. "Çünkü Oğuzlar, bütün Ortaasya ve Türk âleminin, en soylu ve en gelişmiş zümreleri idiler". Şehir hayatına çoktan başlamış olmalarına rağmen, eski Türk devlet teşkilâtı ile disiplini, onların ruhlarından henüz daha silinmemişlerdi. Bu sebeple Oğuz Türklerinin destanlarında, Uygurlarınkine nazaran, daha eski ve daha köklü motifler görüyoruz. İslâmiyetten sonraki Türk destanlarına göre, "Oğuz-Han'ın babası Kara-Han" idi. Oğuz Han'ın babasının, "Kara-Han" adını alması da boş değildi. Eski Türklerde, "Ak ve kara soylular ile halkı birbirinden ayıran, sembolik renkler" idi. "Ak-Kemik", Kağanlar ile, onların oğulları idiler. "Kara-Kemik" ise, halk tabakasından başka bir şey değildi. Diğer kitaplarımızda da her zaman söylediğimiz gibi, Türk halklarının "ak" ve "kara" şeklinde ayrılmış olmalarına rağmen, aralarında bir sınıf mücadelesi yoktu. Müslüman Türkler, Oğuz-Han'ın babasına "Kara-Han" diyorlardı. Çünkü kendisi Müslüman değildi. Müslüman olmak isteyen oğlu Oğuz-Han'a da engel olmak istemişti. Tabiî olarak bu fikirlerimiz tam ve kesin değildir. Fakat Türk tarihi ve an'aneleri hakkındaki bilgilerimiz, bizi bu sonuca doğru sürüklemektedirler. Oğuz Han Müslüman Türklere göre, babasından çok, an'anesine bağlıdır. Bu sebeple Oğuz destanını anlatmağa başlarlar iken, hemen şöyle derler:

    Üç gün üç gece geçti, annesine gelmedi,
    Annenin memesinden, bir damla süt emmedi.
    Bana gelmedi diye, annesi ağlıyordu,
    Sütümü emmedi diye, kalbini dağlıyordu.
    Ağlayıp sızlıyordu, beşiğe dolanarak,
    Sütümü, az em diye, çocuğa yalvararak!

    . TÜRK MİTOLOJİSİ VE KUTSAL ÇOCUKLAR
    Oğuz Han diğer Türk destanlarında olduğu gibi doğar doğmaz, bir olgunluk ve erginlik gösteriyordu. Annesi, henüz daha Müslüman olmamıştı. Annesine karşı, bu kırgınlığın sebebi de, bundan başka birşey olmamalıydı. Nitekim az sonra Oğuz Han annesi ile konuşmağa başlar ve ona şöyle der:

    Ey, benim güzel annem, öğüdümü alırsan!
    Yüce Tanrı'ya tapıp, eğer hakkı tanırsan!
    O zaman memen alır, ak sütünü emerim!
    Bana lâyık olursan, adına anne derim!


    Oğuz-Kağan'ın annesi, henüz daha üç günlük beşikte yatan çocuğunun, böyle konuşup söyleşmeye başladığını görünce, ona kalpten bağlanır ve Tanrıya inandığını oğluna söyler. Müslüman Türklerin söyledikleri bu Tanrı, İslâmiyetin Allah'ından başka birşey değildi. Fakat aynı zamanda destanlar, zaman zaman bir "Gök Tanrısı" ndan da söz açıyorlar ve eski Türklerin, gerçek inançlarını açığa vurmaktan geri kalmıyorlardı. Eski Türklerde de "üç sayısı" ve "üç yaşında" olma önemli idi. Fakat Türk mitolojisinin en önemli sayısı "yedi" ile "dokuz" sayılarıdır. Müslüman Türklerin Oğuz destanlarında: "Oğuz-Kağan, üç gün içinde olgunlaşmıştı". Halbuki eski Altay destanlarında: "Çocuğun olgunlaşması için, yedi günün geçmiş olması gerekiyordu". Hatta çok güzel, şöyle bir Altay efsanesi de vardır:

    Altay'da olmuş idi, bir çocuk doğmuş idi,
    Dünyaya gelir iken, nurlara boğmuş idi.
    Yedi kurtlar uçmuşlar, koku alıp koşmuşlar,
    "Çocuğu ver", demişler, uluyarak coşmuşlar.
    Annesi çok ağlamış, yüreğini dağlamış,
    Çocuk da dile gelmiş, yarasını bağlamış.
    Demiş: "Anne, sızlama! Oyala da, ağlama!
    "Yedi gün mühlet iste, işi bağla sağlama!"
    Yedi gün mühlet dolmuş, annenin benzi solmuş,
    Oğlan beşiği kırmış, bir civan yiğit olmuş.

    Bu Altay efsanesi mitolojinin ta kendisidir. Gerçi Oğuz-Kağan destanı da, bir mitolojidir. Fakat büyük devletler kurup gelişen Türk toplumları, onun içindeki akla uymayan motifleri ayıklamış ve gerçekçi bir şekle sokmuşlardı. Oğuz-Kağan destanında, göklerde dolaşıp, ğögün çeşitli katlarını zapteme ve türlü ruhlarla çarpışma, kutsal bir Hakandı. Fakat O, daha çok, bir insandı. İnsanlık özelliklerini taşımış ve insanların yaşadığı yeryüzünü zaptederek, Tanrı adına, idare etmeğe memur edilmişti. Az önce özetini yaptığımız Altay efsanesi dikkatle incelenince, daha birçok mitolojik motifler de ortaya çıkacaktır. Meselâ "Yedi kurt"."Büyük ayı burcu" nun, yedi yıldızında başka bir şey değildi. Çünkü Türklere göre: "(Büyükayı burcu'nun yedi yıldızı, kalın ve demir zincirlerle Kutup yıldızı'na bağlanmış, yedi azgın kurt idiler). Bir ara bu kurtlar, çocuğun atı ile tayını da alıp götürmek isterler. Bu savaşlar sırasında çocuk sıkışınca, akıllı ve kutsal buzağısı da ona yol gösterir ve başarı sağlamasına imkân verir. (Türklere göre 'Küçükayı burcu', iki at tarafından çekilen, bir arabadan başka birşey değildi.) Bu burcun etrafından dönen Büyükayı burcunun yedi kurdu, bu iki atı yakalayıp yemek isterler ve bunun için de gökyüzünde, durmadan onların etrafında dönerlerdi. (Altay efsanesi göre). Küçükayı burcu, çocuğun dostu ve yakını idi. Boğa burcu da, herhalde yine bu kahramanın buzağısından başka birşey olmamalıydı".

    Görülüyor ki, Oğuz-Kağan destanı birdenbire uydurulmuş ve yazılmış bir hikâye değildi. Onun kökleri, yüzyıllar önce inanılmış ve söylenmiş, Türk efsaneleri ile inançlarına dayanıyordu. Süzüle, süzüle, akla mantığa uymayan bölümlerin, gerçeğe uydurulması ile, bütün Türklerin malı olan Oğuz-Kağan destanı meydana gelmişti.


    3. OĞUZ - KAĞAN'IN DOĞUŞU

    "Oğuz-Kağan, kutsal bir şekilde doğmuştu":

    Az önce, büyük Türk kahramanlarının, genel olarak kutsal bir şekilde doğduklarını söylemiştik. Elbette ki Oğuz-Kağan'ın da doğuşu da, kutsal ve fevkalâde bir şekilde olmalıydı. Nitekim Uygurların Oğuz-Kağan destanı, O'nun doğuşunu şöyle anlatıyordu:

    Gök mavisiydi sanki, benzi bu oğlancığın!
    Ağzı kıpkızıl ateş, rengi bu oğlancığın!
    Al, al idi gözleri, saçları da kapkara,
    Perilerden de güzel, kaşları var ne kara!


    Oğuz-Kağan doğarken, benzinin rengi tıpkı gök mavisi gibi idi. Yüz, eski Türklere göre, insanın en önemli bir yeri idi. Utanç, kötülük ve hatta kutsallık bile, insanın yüzüne akseden özellikleri idiler. Kötü bir insanın yüzü, elbette kara idi. İyilerin de yüzleri, aktı. Ama kutsal insanların yüz rengi, gök mavisinden başka birşey olamazdı. Çünkü gök, Tanrı'nın oturduğu ve hatta bazan, Tanrı'nın kendisinden başka birşey değildi. "Oğuz-Kağan doğarken, yüzünün gök renkten olması, onun gökten geldiğini ve Tanrı'nın rengini taşıdığını gösteren bir belirti idi." Biz yanlış olarak Türklerin, "Gök Börü", yani gök kurt dedikleri kutsal kurda, bozkurt adını veregelmişiz. Aslında ise gök ile boz arasında büyük ayrılıklar vardır. Türklerin kutsal kurtlarının rengi de gök idi. Çünkü o Tanrı tarafından gönderilmiş bir elçiden başka bir şey değildi. Belki de Tanrı'nın ta kendisi idi. Tanrı, kurt şekline girerek Türklere görünüyor ve onlara başarı yolu açıyordu. Onun için de, kurdun rengi gömgök idi. Daha sonraları Türkler, gök rengini olgunluk, erginlik ve tecrübenin bir sembolü olarak görmüşlerdir.

    Oğuz-Kağan'ın ağzı ateşe niçin benzetilmişti":

    Bugün Anadolu'da söylenen, "Gözleri Kanlı" deyimi de, bize çok şeyler ifade eder. O'nun gözlerinin al oluşu, daha doğrusu kan rengine benzemesi, Oğuz-Kağan'ın büyük bahadarlığının, bir özelliğinden başka bir şey değildi. Cengiz-Han da doğarken "avucunun içinde bir kan pıhtısı" tutuyordu. Bunu gören annesi ile babası şaşırmış ve hemen Şamanlara koşmuşlardı. Şamanlar ise, O'nun dünyayı zaptedeceğini ve büyük bir bahadır olacağını söylemişlerdi. Fakat Cengiz-Han çağı ile ilgili efsaneler, en eski Türk ve Ortaasya özelliklerini göstermiyorlardı. Elbetteki onları kökleri de, Türk mitolojisine dayanıyordu. Fakat Çin yolu ile, Moğollara birçok yabancı tesirler girmişti. Türklerde yeni doğan kahramanlar, avuçlarında bir kan pıhtısı tutmazlardı. Çünkü biraz da, eski Hint mitolojisinin motiflerinden biri idi. "Türklerin kahramanlarının gözleri, kırmızı ve kızıldır." Çinde de, bu vardır. Fakat çin kahramanlarının gözleri yalnız kırmızı olmakla kalmazlar, aynı zamandan cam gibi de parlarlardı. Çinliler, "Büyük bir Göktürk Kağanı Mohan Kağan'dan söz açarken, onun da yüzünün kıpkırmızı ve gözlerinin cam gibi parladığını" söylüyorlardı. Herhalde Mohan-Kağan, acayip bir fizyonomiye sahip değildi. Fakat 20 sene müddetle, bütün Çin'i korkutmuş ve diz çöktürmüş bir hükümdardı. Eski Türkler, kırmızı renk için genel olarak "al" sözünü kullanırlardı. Fakat bu söz sonradan, biraz da manevi bir anlam almıştı. Nitekim loğusaları basan ve kötülük yapan, "Albastı" da, yine bu rengi taşıyordu. Altay Türkleri, büyük kurt sürülerini idare edip, köylere korkunç zararlar veren kurtlara da, zaman, zaman, "al-börü" derlerdi. Bu allık, kurdun veya albastı gibi ruhların renginden dolayı değil; daha çok, onların korkunç zararlar vermesinden ileri geliyordu. Çünkü onlar güçlü ve kudretli idiler. Tıpkı yeryüzünü zapteden ve kendi egemenliği altında toplayan Oğuz-Kağan gibi.

    "Oğuz-Kağan'ın yüzünün rengi gök mavisi, gözleri de al, yani kırmızı idi".

    Bazıları al sözünü, "ela" şeklinde anlamak istemişlerdi. Fakat tabiî olarak, bunun aslı yoktur. Çünkü, "Oğuz-Kağan'ın saçları da kara" idi. Sarı değil. Bu sebeple gözlerinin elâ olmasına da, hiçbir sebep yoktu.


+ Yorum Gönder

Hızlı Cevap Hızlı Cevap


:
destana göre türk halkının hayatında yer tutan önemli ögeler nelerdir,  oğuz kağan destanına göre türk halkının hayatında yer tutan önemli ögeler nelerdir,  oğuz kağan destanı mitolojik öğeler,  oğuz kağan destanındaki mitolojik ögeler,  oğuz kağan destanındaki mitler
5 üzerinden 5.00 | Toplam : 4 kişi