+ Yorum Gönder
Çocuklarımız ve Okul Öncesi Eğitim Bölümünden Atatürk İle İlgili Hikayeler - okul Öncesi Eğitim ile ilgili Kısaca Bilgi
  1. Hasan
    Özel Üye


    Atatürk İle İlgili Hikayeler - okul Öncesi Eğitim





    Atatürk İle İlgili Hikayeler - okul Öncesi Eğitim Forum Alev
    Atatürk İle İlgili Hikayeler - okul Öncesi Eğitim - Atatürk İle İlgili Hikayeler

    Ata ya Hakaret eden Köylü
    Atatürk’e hakaretten sanık bir köylü hakkında kovuşturma yapılıyordu. Durumu Ata’ya bildirdiler.
    -Mahkemeye veriyoruz, dediler, size küfür etmiş.
    Atatürk sordu:
    -Ben ne yapmışım ona?
    Soruşturma evrakını inceleyenler açıkladılar:
    -Gazete kağıdı ile sardığı sigarayı yakarken kağıt tutuşmuş da ondan.
    Bunu söyleyen o zamanın bakanlarından biridir. Bakana şu soruyu yöneltmiş:
    -Siz hiç gazete kağıdı ile sigara içtiniz mi?
    -Hayır...
    -Ben Trablus’ta iken içmiştim. Pek berbat şeydir. Köylü gene bana az küfretmiş. Siz bunun için mahkemeye vereceğiniz yerde, ona insan gibi sigara içmeyi sağlayınız.

    Ata nın Cevap Veremediği Tek İnsan..?
    Tarihimiz sayısız savaşlarla doludur. Biz bu savaşlardan baş kaldırıp ne memleketi imar edebilmiş, ne de kendimiz refaha kavuşmuşuzdur. Bunun sebebi, bizim suçumuz olduğu kadar düşmanlarımızın da suçudur. Çünkü başta Ruslar olmak üzere düşmanlarımız hep şöyle düşünürlerdi:
    -Türklere rahat vermemeli ki, başka sahalarda ilerleyemesinler...
    Bunun için de sık sık başımıza belalar çıkarırlar, savaşlar açarlar, Balkan milletlerini “İstiklal” diye kışkırtırlardı.
    Biz böyle durmadan savaşırken de o zamanlar askere alınmayan gayri müslimler zenginleşirlerdi.
    Onların neden zengin, bizim neden fakir kaldığımızı bir köylü, Atatürk’e verdiği kısa bir cevap ile çok güzel açıklamıştır.
    Atatürk, Mersin’e yaptığı seyahatlerden birinde, şehirde gördüğü büyük binaları işaret ederek sormuş:
    -Bu köşk kimin?
    -Kirkor’un...
    -Ya şu koca bina?
    -Yargo’nun...
    -Ya şu?
    -Salomon’un...
    Atatürk biraz sinirlenerek sormuş:
    -Onlar bu binaları yaparken ya siz nerede idiniz? Toplananların arkalarında bir köylünün sesi duyulur:
    -Biz mi nerede idik? Biz Yemen’de, Tuna Boyları’nda, Balkanlar’da, Arnavutluk Dağlarında, Kafkaslar’da, Çanakkale’de, Sakarya’da savaşıyorduk paşam...<br>
    Atatürk bu anısını naklederken:
    -Hayatımda cevap veremediğim tek insan bu ak sakallı ihtiyar olmuştur, der dururdu

    Atatürk ve Nöbetçi
    İtalyanların Habeş Harbi sıralarında idi. Ege kıyılarında kıta ve tahkimat komutanları çok titiz davranıyorlar, kıtaya herhangi bir yabancının sızması olasılığına karşı erleri sık sık uyarıyorlardı.
    Bu günlerin birinde Atatürk’ün teftişe geleceği haber alındı. Atatürk beklenilen günde yanındaki erkanı ile geldi. Kıtaları teftiş edip dolaşmaya koyuldu.
    Savunma mevzilerinden birine giden yolun dönemecinde Atatürk birdenbire durdu. Yanındakilere:
    -Siz beni burada bekleyiniz, ben yalnız gideceğim, dedi.
    Yanındaki komutanlar tereddütle birbirlerinin yüzüne baktılar. Fakat, tabii bir şey söyleyemediler.
    Atatürk patikanın kıvrımını döndü. Koruganın hakim bir noktasında nöbet bekleyen Mehmetçiğe doğru yürüdü. Uzaktan gelen bir sivilin kendisine doğru yürüdüğünü gören Mehmetçik hemen silahına davrandı. Daha fazla yaklaşmasına izin vermeden gür sesi ile:
    -Dur!... diye gürledi.
    Atatürk bu kesin ihtar karşısında durarak:
    -Sen beni tanımıyor musun? Ben kimim?
    -Mustafa Kemal’sin komutanım.
    -Peki sen benim Mustafa Kemal olduğumu biliyorsun da hala neden yasak, diyorsun?...
    Mehmetçik bir an durakladı. Herhalde teftişten haberi vardı. Fakat onun bildiği Atatürk, yanında kalabalıkla gelirdi. Böyle yapayalnız gelmezdi. Bir an daha düşündükten sonra kafasını salladı ve safiyetle yanıt verdi:
    -Komutanım, Mustafa Kemal’sin Mustafa Kemal olmasına ama... Düşmanların işine akıl sır ermez... Birini sana benzetir içeri sokarlar... Gözünü seveyim sen şu bizim yüzbaşıyı al birlikte gel, o zaman nereye istersen git!
    Atatürk, geri döndükten sonra komutanlara bunu anlattı. Bu mert ve uyanık eri çavuşluğa yükselttirdi.

    HATAY
    1923 yılı Mart’ının On Beşi Pazar günüydü. Atatürk, Adana İstasyonu’nda trenden inmiş; sağı solu dolduran halkın coşkun alkışları, “Yaşa varol!” sesleri arasında yaya olarak kente giriyordu.
    Yarı yolda karalar giymiş bir kadın kalabalığı göze çarptı; sonra onların arasından ikişer levha taşıyan dört genç kız çıktı; Atatürk’ün önünde durdular. Arkalarından bir kız daha göründü ve önüne geçti. Hıçkırıklar, iniltiler ve yalvarışlarla dolu bir nutuk söylemeye başladı. Bu genç kızın kişiliğinde henüz tutsak bulunan İskenderun’la Antakya’nın Türk olan bütün halkı:
    “Bizi de kurtar” diye yalvarıyordu.
    Herkesin gözleri yaşarmıştı, hıçkırıklarını tutamayanlar vardı.
    Atatürk’ün de gözleri nemliydi ve başı eğilmiş gibiydi. Genç kızın nutku bitince Atatürk’ün alnı yükseldi; mavi gözlerinde ve pembe yüzünde bir çelik parıltısı görüldü. Her kelimesi üzerinde kuvvetle durarak:
    -Kırk asırlık Türk yurdu yabancı elinde kalamaz! dedi.
    On altı yıl sonra Hatay sorunun en heyecanlı günlerinde, hasta ve bitkin olmasına rağmen, Hatay’a yakın olmak için tekrar Adana’ya gitti. Dört saat ayakta durmak, birliklerin geçidini izlemek gibi olağanüstü bir dayanıklılık gösterdi. Hatay kurtuldu, fakat Atatürk’ü yitirdik.
    İsmail Habib, bu konuyu şöyle bitirir:
    “Hatay, Hatay! Seni kurtaran, aynı zamanda senin şehidin oldu!”

    ATATÜRK Ve Trikopis
    Büyük Taarruz esnasında Gazi’nin yanında bulunan arkadaşları, Yunan Kuvvetleri Komutanı General Trikopis’in Başkomutan Çadırı’na nasıl getirildiğini şöyle anlattılar:
    Trikopis, diğer esir kolordu ve tümen komutanları ile birlikte Gazi’nin huzuruna çıkarıldıkları zaman, hepsi çok heyecanlı ve bitkin halde imişler. Gazi, bunları oturtmuş, kendilerini teselli için bu gibi yenilgilerin tarihte örnekleri olduğunu, sevk ve idareyi eksiksiz yapmış iseler vicdanen rahat olabileceklerini söylediği zaman, Trikopis:
    -Askeri görevimi tamamen yaptığıma eminim. Fakat asıl görevimi maalesef yapamadım, diye intihar edemediğini anlatmak isterken, Gazi:
    -O size ait bir düşüncedir, diye sözünü kesmiş ve harita üzerinde:
    -Şurada bir tümeniniz vardı. Niçin onu şuraya almadınız. Filan yerdeki kuvvetlerinizi falan yere sürseydiniz daha iyi olmaz mıydı? Gibi bazı eleştiriler yapmış, Trikopis:
    -Ben öyle hareket etmek için emir verdim. Fakat (yanındaki Kolordu Komutanı’nı göstererek) bu yapamadı, demiş.
    Bu görüşmeler olurken esir komutan yavaşça yanında bulunan subaylarımızdan birine:
    -Bizim ile konuşan bu general kimdir? diye sormuş, subay:
    -Başkomutan Mustafa Kemal, deyince adam hayrete düşmüş:
    -Şimdi anladım biz niçin mağlup olduk! Bizim Başkomutan İzmir’de vapurda oturuyordu, diyerek derdini dökmüş.

    YUNAN BAYRAĞI
    Atatürk İzmir’in kurtuluşunda halkın coşkun gösterileri arasında kalacağı evin önüne gelince, kapının önüne serilmiş bayrağı görünce durdu: Bu, ipekten kocaman bir Yunan bayrağı idi. Üzerine basılarak geçilecek bir yol halısı gibi serilmişti:
    Kapıdaki kalabalık halk yalvarıyordu:
    -Buyurunuz, geçiniz. Bizim öcümüzü alınız! Yunan Kralı, bu evden içeri, bizim bayrağımıza basarak girmişti. Siz lütfedin. Bu karşılıkla o lekeyi silin! Burası sizin şehrinizdir. Bu ev sizin evinizdir. Bu hak sizindir.
    Atatürk, o yerde serili bayrağın önünde, bulunduğu noktada kaldı. Çevresindekilere tatlılıkla baktı.
    -O, geçmişse hata etmiş. Bir ulusun bağımsızlık simgesi olan bayrak çiğnenmez. Ben onun yanlışını tekrar edemem.
    Bayrağı yerden kaldırttı, bembeyaz mermerlere basarak içeri girdi.









  2. Hasan
    Özel Üye





    ATA NIN YOLUNDAN GİDENLER...
    İzmir Hakimiyet-i Milliye Okulu’nda öğretmendim. Okulumuz bir çocuk balosu hazırlamıştı. Çok mutlu bir rastlantı ile o gün Atatürk de İzmir’de bulunmaktaydı. Onu da davet ettik.
    “Acaba gelecek mi?” diye hepimiz heyecan içindeydik. Sonunda “Geliyor” denildi.
    Koştuk, karşıladık. Gülümseyen bir yüzle ellerimizi sıktı. Yanında yaverler, paşalar vardı. Koca salon heyecandan karmakarışık olmuştu. Büyük küçük herkes onu yakından görmek, sesini duymak için çırpınıyordu. Zorlukla ortalığa bir düzen verdik. Öğrencilerden Ali ortaya geldi. Çocuk heyecandan bocalıyor, bir şeyler bulup söyleyemiyordu. Derken küçük Ali coştu. Kendinden geçti. Kollarını ona doğru uzatarak içten gelen bir sesle:
    -Senin ismini andıkça, senin resmine baktıkça, seni karşımda görünce damarlarımda bir şeylerin kaynadığını duyuyorum. Ah! Seni doya doya öpmek istiyorum, diye haykırdı.
    O zaman o da kollarını açarak:
    -Öyleyse gel öp! dedi.
    Ali koştu, boynuna atıldı. Öteki çocuklar dururlar mı?
    -Biz de, biz de!
    Diye bağrışarak koştular. Kucağına atıldılar. Öptüler, öptüler. Heyecandan, sevinçten ağlıyorduk. Yaverler, paşalar ve hatta kendisi bile...
    Evet, yaptığı harplerin heyecanı, kazandığı zaferlerin sevinci belki onu ağlatmamıştır. Fakat bu bir avuç Türk yavrusunun içten gelen coşkunluğu onu sarsmış, heyecandan gözlerini bulandırmıştı. Gözlerine dolan yaşları tutmak için dudaklarını ısırdı. Sonra heyecandan titreyen bir sesle yanındakilere hiç unutamayacağım şu sözleri söyledi:
    -İşte benim neslim bunlar!

    Atatürk'ün başyaveri Salih Bozok anlatıyor. Başkumandan, düşmandan kurtardığı İzmir' de geçireceği ilk gecesinin tarif edilemez sevincini yaşıyordu. İzmir' deki yeni evinde Mustafa Kemal Pasa ilk gecesini çalışarak geçirdi. Kendisi için zengin bir sofra hazırlandığı halde hiçbir yemeğe dokunmadan ufak tefekle karnini doyurdu ve geç vakitlere kadar çalıştı. Ertesi sabah erkenden uyanmıştık. Hafif bir kahvaltıdan sonra vilayet konağına gittik ve doğruca Vali'nin odasına girdik. Vali, İngiliz Konsolosu ile konuşuyordu. Biz gelince Vali ayağa kalktı ve Konsolos ile Mustafa Kemal Paşa’yı tanıştırdı. Konsolos, iyi Türkçe biliyordu. Pasa Vali' ye sordu:
    —Konu nedir? Vali anlattı:
    —“Sayın Konsolos, İngiliz tabasından olan vatandaşlar ile Rum, Ermeni, Yahudi gibi azınlıkların güven altında bulunduklarını belirtir bir " güvence" istiyorlar. Ben kendilerine herkesin eşit bicimde güven altında olduklarını bildirdim.” Mustafa Kemal Pasa, Konsolos' un Türkçe bildiğini biliyordu, öyle olduğu halde öfkesini belirtmek için sordu:
    —“Ee, peki daha ne istiyormuş?” Bu soruya Konsolos Türkçe cevap verdi.
    —“Tabamız hakkında hükümetinizden yazılı teminat istiyorum!” Konsolos garip bir biçimde diklenmişti. Paşa’nın sesi havada kırbaç gibi sakladı:
    —“Yunanlılar zamanında kendi tabanızı daha emniyette mi görüyordunuz?” Konsolos gerisinde İngiliz devletinin bulunduğunu belli eden bir kasılma ile:
    —“Evet, Yunanlılar burada iken tabamızı emniyette görüyorduk. ” dedi.
    —“Öyleyse buyurun tabanızla birlikte Yunanistan'a gidin, efendim!” Konsolos kendisinden umulmayacak bir cesaret gösterdi:
    —“Yani majestelerimin hükümetine savaş mı açıyorsunuz?” Mustafa Kemal iyice öfkelenmişti fakat öfkesini tuttu ve Konsolos'a:
    —“Siz kiminle ve ne konuştuğunuzu biliyor musunuz? Ben Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı ve Türk Orduları Başkomutanıyım. Savaş açmaya, barış yapmaya hakkim var. Siz kimsiniz! Hükümetiniz adına savaş ve barış görüşmeleri yapmaya yetkili misiniz? Böyle bir yetkiniz varsa görüşelim. Yoksa (eliyle kapıyı gösterdi) buyurunuz efendim!” O kasım kasım kasılan Konsolos, Mustafa Kemal Paşa’nın son cümlesi üzerine sapsarı kesildi ve tek bir kelime söylemeden kapıdan çıktı gitti. Mustafa Kemal Paşa arkasından bir süre baktıktan sonra Vali'ye döndü:
    —Yüz vermeyin Vali Bey! Bunlar karşılarında hala Babıâli Hükümeti var sanıyorlar. Bir zırhlısı önünde pusacak, bir blöfü önünde yelkenleri suya indirecek "devletçik" sanıyorlar bizi! Küstahlığın derecesine bakin, bana "Savaş mı açıyorsunuz?" diye soruyor, barut kokan bir odada sorduğuna bak! Savaş halinde değil miyiz sanki!”
    Kollarında ve omuzlarındaki işaretlerden amiral rütbesinde olduğu anlaşılan? İngiliz Donanması Komutanı, Hükümet Konağı’nın kapısından girerek Mustafa Kemal Paşa’nın odasına doğruldu. Nazik, fakat öfkeli bir hali vardı. Ruşen Eşref önüne çıkıp ne istediğini sorunca:
    —“Başkomutan Mustafa Kemal Pasa ile görüşmek istiyorum!” Dedi. Birlikte odaya girdiler kapı kapandı. Amiral önce:
    —Çok güç koşullar altında bir savaş kazandınız, sizi asker olarak içtenlikle kutlarım. Çanakkale' deki başarınızı rastlantıya borçlu olmadığınız, kanıtlanmış oldu. Büyük bir askeri tanıdığım için memnunum,” demiş. Mustafa Kemal Pasa çok hoşlanmış bu sözlerden. Amiral bir sure sonra konuya girmiş:
    —“Ülkenin kontrolünüz altında bulunan bölümünde bizim tabamız ve sizin azınlıklarınızdan Ermeniler, Rumlar var. Yeni askeri yönetim altında bu insanların statüsü nedir? Güven de midirler?”
    —“Hiç kuskunuz olmasın Amiral! Türkiye' deki bütün insanlar gibi tabanız ve sözünü ettiğiniz azınlıklar da TBMM Hükümeti'nin eşit koruması altındadır. Suç islemeyenler, kendilerini bu memlekette benim kadar güvende sayabilirler.”
    —“Suç isleyenler? “
    —“Suç isleyenler Sayın Amiral, dünyanın her yerinde olduğu gibi, ülkemizde de adaletin huzuruna çıkarlar. Suçlu iseler, cezalarını elbette çekeceklerdir...”
    —Fakat Pasa Hazretleri, fevkalade günler geçirdik. Yunan ordusundan cesaret alan Rumların bazıları, şımarıklıklar yapmış olabilir. Bugün bu insanlar yerli halkın düşmanlığı ile yüz yüzedirler. Ermeniler için de başka açıdan ayni şeyleri söyleyebilirim. Biliyorsunuz, arkadaşlarının büyük bir bölümü göçe zorlandı ve önemlice bir bölümü de hayatini kaybettiler. Bu ruh tedirginliği içinde Yunan ordusu ile işbirliği yapmış, bazı Türklere zor günler geçirtmiş olabilirler. Bunlar, fevkalade günlerin olaylarıdır. Bağışlanması, hoş görülmesi gerekir. Eğer bu kimseler, halkın husumetine bırakılacak olursa, bütün dünya aleyhinize kıyameti koparır!”
    Son cümleye kadar Amiral'i gülümseyerek dinleyen Mustafa Kemal Pasa, dünyanın koparacağı gürültü ile kendini tehdide girişince, sözünü bıçak gibi kesmiş:
    —“Şu Efendi Devlet rolünü bir kenara koyunuz Amiral! Milletleri de tehdit etmekten vazgeçiniz! İngiltere ve müttefiklerinin kıyameti koparıp koparmayacağını düşünmem! Bunlar memleketimin iç işleridir; kimsenin bu işlere karışmasına müsaade etmem! Majestelerinin devleti memleketimizin azınlıkları ile uğraşmaktan vazgeçsinler! Kim bize saygı beslemezse, bizden saygı beklemeye hakki olmaz!” Amiralin benzi kul gibi olmuş:
    —“İngiltere Hükümeti’nin tabasını her yerde koruma hakki, devletler hukuku teminatı altındadır. Avrupa devletleriyle birlikte arkaladığımız Rum ve Ermenilerin güven içinde bulundurulmasını sadece rica ettik. Yoksa biz bu güvenliği sağlayacak güçteyiz...”İşte o zaman Mustafa Kemal Paşa’nın tepesi iyice atmış:
    —“Arkaladığınız Yunan ordusunun denizde yüzen leşlerini herhalde görmüş olmalısınız! Türk ordusu asayişi sağlayacak güçte olduğu gibi, limanı (O dönemde İngiliz donanması İzmir limanında bulunmaktaydı) boşaltacak güçtedir de... İsterseniz, Türk'e ihanet eden tabanızın ve azınlıklarınızın adaletten kaçan sefillerini geminize doldurabilirsiniz! Donanmanızın da en kısa zamanda limanı terk etmesini istiyorum!” Mustafa Kemal Paşa’nın cümleleri, art arda Osmanlı tokatları gibi Amiralin yüzünde sakladıkça, Amiral ne yapacağını şaşmış ve en sonunda:
    —“İngiltere’ye savaş mı açıyorsunuz?” Demiş. İşte Paşa burada son sözünü söylemiş:
    —Savaş açmak mı? Siz yoksa Sevr Antlaşması'nın hala yürürlükte olduğunu mu sanıyorsunuz? Biz onu çoktan yırttık... Karşımda oturuşunuzu, sizi konuk saymama borçlusunuz! Fakat görüyorum ki, nezaketimizi kötüye kullanmak eğiliminiz var... Buna müsaade edemem. Bizim gözümüzde "Barış antlaşması yapmamış" iki devletiz. Savaş hukuku yürürlüktedir. Gemilerinizi derhal karasularımızdan çekmenizi size ihtar ediyorum!” Bir balmumu heykeline dönmüş Amiral... Şişerek ve gerinerek girdiği Mustafa Kemal Paşa’nın odasında oturduğu sandalyede küçüldükçe küçülmüş ve sonunda kekeleyerek:
    —“Affedersiniz!” Demiş ve yerlere kadar eğilerek geri geri kapıya gidip dışarı çıkmış. Ruşen Eşref hem düşünceli hem de gülüyordu:
    —“Paşa, Amirali anasından doğduğuna pişman etti. "Kendisinin Türk Topraklarında bir savaşçı olarak bulunduğunu "Paşa’dan öğrendiği zaman sapsarı kesildi... Tutuklanacağını, tutsak edileceğini sandı. İnce dudaklarını ısırıyor, parmaklarını birbirine kenetlemiş titriyordu. Karşısında Babıâli Paşası bulacağını sanıyordu herhalde... "İngiltere devletini kendi devletine eşit gören" bir Pasa ile karşılaştığı için, ihtiyatsızlık edip karaya çıktığına kim bilir nasıl lanet etmiştir...” Aradan bir saat geçti geçmedi... İngiliz gemisinden bir müfreze ve bir teğmen çıktı. Amiralden -devleti adına- bir ültimatom getiriyordu, Başkomutan'a kendi eliyle verecekti. Paşa’ya bildirdim; "Gelsin" dedi. Teğmeni içeri aldım. Ruşen Eşref tercümanlık yapıyordu. İngiliz çakı gibi bir teğmendi. Paşa’nın karşısında gösterişli bir selam verdi ve Ruşen Eşref aracılığıyla ültimatomu Paşa’ya ulaştırdı. Pasa:
    —“Peki teğmen! Hükümetimiz ültimatomunuzu inceler ve hükümetinize gereken karşılığı verir. Siz geminize dönebilirsiniz...” Teğmen önce dışarı çıkacakmış gibi bir hareket yaptı, sonra da Ruşen Eşref’e donup:
    —“Başkomutan, ellerini öpmeme müsaade buyururlar mı?” Ruşen Eşref, teğmenin dileğini Paşa’ya söyledi, Pasa:
    —“Nereden icap etmiş sor bakalım!” Dedi. Teğmen:
    —“Asker olarak zaferlerine, insan olarak kendisine hayranım... Lütfetsinler...” Teğmen Paşa’nın elini öptü, Pasa da teğmenin yanağını okşadı. Odayı boşalttık. Az sonra Ruşen Eşref'i çağırdı:
    —“Metni okudunuz mu? Ne istiyorlar?”
    —“Paşam Amiral ile görüştüklerinizin yazı ile de pekiştirilmesi isteniyor.”
    —“Öyleyse Halide Hanım'ı (Edip Adıvar) bulunuz, hemen tercümesini yapsın ve metin olarak bana getirsin... Öte yandan bir kopyasını şifre ile Dışişleri Bakanlığına gönderin gerekeni yapsınlar... Durumu, ordu komutanı Nurettin Paşa’ya da bildiriniz. Gerekiyorsa benimle temas etsin...” Olay kısa bir süre içinde şehirde duyulmuştu… İngiliz ve Fransızlar, kendi devletlerinin uyruğunda olanları gemilere bindirmeye başlamışlardı. Nitekim birkaç saat sonra da sessizce çekilip gittiler...

    Şimdiler de ABD ve AB'nin terbiyesizce nasıl bu kadar iç işlerimize karıştığını ve insanların bunu çok normal karşıladıklarını gördükçe bu ülke için ne kadar büyük bir anlam taşıdığı her geçen gün çok daha fazla anlaşılıyor, hissediliyor. Askerimizin başına çuval geçirdiklerinde kimsenin gıkı çıkmadı. Onun zamanında böyle bir olay olsaydı, nasıl tepki göstereceğini ben düşünemiyorum bile. Binlerce kez önünde saygıyla eğiliyorum.

    Atatürk, ünlü güreşçi Kurtdereli'ye ödül olarak 1000 liralık bir
    is Bankası çeki veriyor.
    Altını Kemal Atatürk diye imzalıyor, zaten çeklerde resmi de
    var. Pehlivan çeki is Bankası' na götürüyor; kendisine 1000
    lirayı ödüyorlar. Muazzam bir para.
    Ama Kurtdereli hala bekliyor. "Ne bekliyorsun pehlivan?"
    diye sorduklarında çeki beklediğini söylüyor.
    "Parayı aldın, çek bizde kalacak" diyorlar.
    "O zaman alin 1000 liranızı, verin çekimi" diyor. "Onda Atatürk'ümün imzası var."
    Ve parayı iade edip Atatürk imzalı çeki sevgiyle cebine
    yerleştirerek gidiyor.

    Sakal üzerine...
    Atatürk Amasya ziyaretinde.Vali konağında yörenin ileri gelenleri ile sohbette. Bir ara tam karşısında oturan birine takılır gözleri. Yaşı ellinin üzerinde bu adam beline kadar inen sakalıyla Atatürk'ün dikkatini çeker. Ata, yanındaki valinin kulağına eğilip sorar;
    - Kimdir bu?
    Vali yanıt verir;
    - Efendim kendisi Sih'tir. Yörede çok hatırıvardır.
    Atatürk Sih'i yanına çağırır ve;
    - Bak baba, imanın ölçüsü sakalın boyunda değildir. Sunu rica etsem de en azından Peygamber efendimizinki gibi kısaltsan
    der ve eliyle de boyunaltı hizasını gösterir.
    Sih;
    - Emrin olur Pasam
    diyerek yerine çekilir.
    Aradan zaman geçer, bir aksam Atatürk Amasya'daki Sih'i hatirlar ve Vali'yi telefonla arayip durumu sorar. Vali nasil söyleyecegini bilememekle birlikte, Sih'in sakal boyunda en küçük bir kisalma bile olmadigini aksine kimselere el sürdürmedigini anlatir. Atatürk telefonu kapatir, kagidi kalemi eline alir ve az sonra nazirini çagirip, yazdigi yaziyi Amasya Valiligi'ne teblig etmesini ister. Ertesi gün Amasya'dan bir haber gelir ki Sih Efendi Ata'yi görmek üzere Ankara'ya yola çikmis...
    Sih gelir, Ata'nin karsisina çikar. Sakal tamamen kesilmis, sinekkaydi bir tiras olunmus, saçlar kisaltilmis, kilik kiyafet bastan sona degistirilmis, bambaska bir görünüme bürünülmüstür. Atatürk'ün mesai arkadaslari bu degisimi anlayamaz ve Ata'ya sorarlar;
    - Aman Pasam, o Sih ki sakalina el dahi sürdürmezdi, siz ne ettiniz de kökünden kesmesini sagladiniz?
    Ata gülümser, sonra da yanindakilere dönüp;
    - Dün aksam Amasya Valiliği’ne bir yazı gönderdim ve Sih'i Afyon'a vali atadığımı bildirdim
    der.
    Ardından da yeni bir yazı hazırlayıp nazırına bu yazıyı da Sih’e vermesini söyler. Yazıda söyle yazmaktadır;
    - İnancın ölçüsünün sakalda olmadığını anladığına sevindim. Valilik
    meselene gelince, bugün koltuk uğruna kırk yıllık sakalından vazgeçebilen yârin başka şeyler için milletinden bile vazgeçebilir. Seni böyle bir ikileme mahkûm bırakmayalım. Kal sağlıcakla...
    ((verdiğim bir slâyt ın yazı şekli))

    Bir gün Müslüman memleketlerinden birinde (Mısır'da) bağımsızlık davası için çalışan liderlerden biri, Mustafa Kemal'i görmeye gelmişti. Kendisine:
    -"Bizim hareketin de başına geçmek istemez misiniz?" diye sordu.
    Olabilecek şey değildi ama insan yoklamalarını pek seven Mustafa Kemal:
    -"Yarım milyonunuz bu uğurda ölür mü?" diye sordu.
    Adamcağız yüzüne bakakaldı.
    -"Fakat Paşa Hazretleri yarım milyonumuzun ölmesine ne lüzum var? Başımızda siz olacaksınız ya..."
    -"Benimle olmaz beyefendi hazretleri, yalnız benimle olmaz. Ne vakit halkınızın yarım milyonu ölmeye karar verirse, o zaman gelip beni ararsınız."









  3. Hasan
    Özel Üye
    Atatürkden Cevap Gence Cevabi

    Hatay sorununda Fransızların zorluk çıkardığı günlerdeydi. Atatürk, sofrasına çağırdığı Fransız Fevkalade Komiserine içini döküyordu.
    -Hatay işi, benim kişisel davamdır. Beni üzüyorsunuz. Korkarım ki, beni meseleyi başka türlü halletmek zorunda bırakacaksınız.
    Atatürk bu sözleri Türkçe olarak yüksek sesle söylüyor ve herkes dinliyordu. Hazır bulunanlardan Kazım Paşa da onun sözlerini Fransızca’ya çeviriyordu. Atatürk’ün “Beni Üzüyorsunuz” sözü salona yansır yansımaz arka sıralarda bulunan bir genç ayağa kalkarak:
    -Atatürk! Üzülme arkanda biz varız, diye bağırdı.
    Atatürk birden başını sesin geldiği yöne doğru çevirdi. Kaşları kalkmış, ürkünç bir çehre almıştı. Salon birden derin bir sessizliğe gömüldü. Herkes Atatürk’ün gence sinirlendiğini sanıyordu. Oysa tam bu sırada gözlerini gence diken Atatürk, onun bu sözüne karşılık olarak:
    -Biliyorum çocuğum, onu bildiğim için böyle konuşuyorum, diye karşılık verdi










  4. Ziyaretçi
    bence bunlar çok güzel ama biraz kısa olsaydı bizimde ödevimiz var hocaya götürürüz 100 alırız yani deme kanka



  5. Ziyaretçi
    vallaha o kadar güzel ve özel şeylerki



+ Yorum Gönder
atatürkle ilgili slayt hikayeler,  atatürk ile ilgili slayt hikaye okul öncesi,  okul öncesi egitim atatürkle ilgili hikaye,  atatürk ile ilgili hikaye okul öncesi,  atatürkle ilgili hikayeler
5 üzerinden 5.00 | Toplam : 1 kişi