+ Yorum Gönder
1. Sayfa 124 ... SonuncuSonuncu
Kültür-Sanat ve Kitap - Dergi Tanıtımları Bölümünden Bir Küçük Osmancık Vardı Kitap Özeti... ile ilgili Kısaca Bilgi
  1. rengigül
    Usta Üye


    Bir Küçük Osmancık Vardı Kitap Özeti...





    Bir Küçük Osmancık Vardı Kitap Özeti... Forum Alev
    Bir küçük osmancık vardı kitabının kısa özeti

    Osman bir çete tarafından kaçırılmıştı.Kaçıranlar parayı bulamayıp bebeği aldılar. Polise gidebilir diye endişeleniyorlardı.Abdullah bey polisi arayıp anlattı ve polis bahçıvandan şüphelendi.Çocuğu dağlık bir yere bıraktılar. 1 aile Osmanı sahiplendi.Ailesi ona Hüseyin adını koymuştu.Büyüdü.6 yaşına girdi ilkokula başladı .Okulunu bitirdi.Annesi ortaokul olmadığı için üzülüyordu.Aniden bir endişe geldi ya biri gerçek annesi olmadığımı söylerse diye.Liseye geçen Hüseyin,Şerife Hanımın annesi olmadığını konuşmalarından duydu.Müdire yarışma için Osman’ın şiir veya hikaye yazmasını istedi.Hüseyin kendi hikayesini yazmaya karar verdi ve yazdı. Müdire hanım Abdullah Bey’i arayıp Oğlunuzu buldum diyerek haber verdi.VE OSMANCIK AİLESİNE KAVUŞTU….









  2. Ziyaretçi





    Bir Küçük Osmancık Vardı Kitap Özeti (Hasan Nail Canat)

    Bir Küçük Osmancık Vardı Kitap Özeti
    Kitabın Adı : Bir Küçük Osmancık Vardı
    Yazarı : Hasan Nail Canat

    Kitabın Özeti

    KONUSU: İnsan, ne kadar büyük acılarla karşılaşırsa karşı*laşsın, yine de ümidini kaybetmemelidir. Kitapta, küçük ya larda kaçırılan bir çocuğun, uzun yıllardan sonra, ailesine kavuşması gayet güzel ve yalın bir şekilde anlatılmaktadır.


    Abdullah Bey, inşaat çivisi imal eden bir fabrikanın sahibi idi. İşleri yerinde, evine bağlı bir hanımı, Osman isimli küçük bir de çocuğu vardı.
    Bir gün, gündüz vakti, evine postacı kılığında bir soyguncu girip, evin hanımını bayıltarak çelik kasayı açtı. Para bulamayın*ca, bu sefer de, ağladığı için sesini duyduğu bebeği kaçırmaya karar verdi. Çünkü eli boş dönmek istemiyordu.
    Abdullah Bey İş yerindeydi. Çalan telefonu açınca, karşısın*daki ses, çocuğunu kaçırdığını, karısının evde baygın bir şekilde yattığını, hemen evine gitmesini ve polise haber vermemesini söyledi. Şaşkın ve kararsızdı. Evi aradığında telefona cevap ve*rilmemesi kuşkularını artırdı ve hemen evine koştu. Hanımı peri*şan bir vaziyette ağlamaktaydı. Sakinleştirmeye çalıştı.
    Birkaç saat endişeli bekleyişten sonra, beklediği telefon geldi. Arayan aynı sesti. Yarın akşam şu kadar parayı falan yere getir*mesini ve polise de haber vermemesini bir kere daha söyleyip, telefonu kapattı.
    Çocuğu Pendik’te yıkık bir eve götürmüşlerdi. Çetenin reisi Apo isimli tipsiz bir herifti. Avaresinin birinin adı Zevzek’ti. Bir de İstanbul’a artist olmak İçin gelip, aradığını bulamayıp da kötü yola düşen, Romantik isimli sevgilisi vardı.
    Abdullah Bey’in eşi, kocasından habersiz durumu akrabaları komiser Mahmut’a bildirmişti. Mahmut Bey, iki sivil polis gön*derdi. Bilinen soruşturmaları yaptılar. Bahçıvanın bu Abdullah Bey, inşaat çivisi imal eden bir fabrikanın sahibi i-di. İşleri yerinde, evine bağlı bir hanımı, Osman isimli küçük bir de çocuğu vardı.
    Bir gün, gündüz vakti, evine postacı kılığında bir soyguncu girip, evin hanımını bayıltarak çelik kasayı açtı. Para bulamayın*ca, bu sefer de, ağladığı için sesini duyduğu bebeği kaçırmaya karar verdi. Çünkü eli boş dönmek istemiyordu.
    Abdullah Bey İş yerindeydi. Çalan telefonu açınca, karşısın*daki ses, çocuğunu kaçırdığını, karısının evde baygın bir şekilde yattığını, hemen evine gitmesini ve polise haber vermemesini söyledi. Şaşkın ve kararsızdı. Evi aradığında telefona cevap ve*rilmemesi kuşkularını artırdı ve hemen evine koştu. Hanımı peri*şan bir vaziyette ağlamaktaydı. Sakinleştirmeye çalıştı.
    Birkaç saat endişeli bekleyişten sonra, beklediği telefon geldi. Arayan aynı sesti. Yarın akşam şu kadar parayı falan yere getir*mesini ve polise de haber vermemesini bir kere daha söyleyip, telefonu kapattı.
    Çocuğu Pendik’te yıkık bir eve götürmüşlerdi. Çetenin reisi Apo isimli tipsiz bir herifti. Avaresinin birinin adı Zevzek’ti. Bir de İstanbul’a artist olmak İçin gelip, aradığını bulamayıp da kötü yola düşen, Romantik isimli sevgilisi vardı.
    Abdullah Bey’in eşi, kocasından habersiz durumu akrabaları komiser Mahmut’a bildirmişti. Mahmut Bey, iki sivil polis gön*derdi. Bilinen soruşturmaları yaptılar. Bahçıvanın bu diyse de, Abdullah Bey “Senin kabahatin yok!” diyerek buna müsa*ade etmedi.
    Karı koca, gece gündüz çocuklarına kavuşmak İçin Allah’a dua ediyorlardı.
    Osman’a ne olmuştu? Tesadüfen orada durmak zorunda ka*lan bir kamyonda anası-babası Van depreminde ölmüş olan, on iki yaşmdaki muavin Garip’in ağlayan bir bebek sesi işiten hassas kulakları sayesinde, Garip ve ustası Ali tarafından bulunduğu yerden alınmış, kendisi de kimsesiz büyümüş bu çocuk tarafından altı değiştirilmiş, karnı doyurulmuştu.
    Ali ve Garip, yanlarında, özellikle Garip’e iyice alışmış olan Osman’la birlikte, yaklaşık on beş saat yolculuktan sonra, yaşa*dıkları Kayseri’ye varmışlardı. Ali’nin Fatoş ve Nihat isimli iki küçük çocuğu vardı. Hanımına Osman’ı da teslim etti. İyi yürekli olan kadıncağız Osman’ı yıkadı, karnını doyurdu, temiz elbiseler giydirdi. Fatoş kız Osman’ı çok sevmişti, onunla oyunlar oynadı, oyuncaklarını verdi.
    Ali’nin aklına, Garip ve Osman’ı yanına alarak, Kayseri’ye yakın bîr köyde çiftliği olan, ancak çocukları olmadığı için çok üzülen ve kendisine “bir çocuk bulursa evlatlık alacağım” devamlı olarak söyleyen Bünyamin Amca ile Şerife Hanım’ların evine götürmek geldi. Yola çıkarak ikisini de onlara bıraktı. Çocuksuz anne ve baba, birdenbire iki çocuk sahibi oldukları için çok se*vinmişlerdi. Sessiz çiftlik evleri, cıvıl avıl neşe ile dolmuştu.
    Osman’ın anne ve babası ise aylarca normal hayata döneme*diler. Annesinin saçları ağarmış, zayıflamıştı. Abdullah Bey, eşini fazla üzmemek için acısını içine atmış; ama o da epeyce zayıfla*mıştı. Ayşe Kadın ve oğlu Murat’ı evin içine almışlar, bahçeye bakması için Gül Dede isimli bir bahçıvan bulmuşlardı. Gül Dede, ismine yakışır bir şekilde, bahçeye gül gibi bakıyordu. Yanların*dan bir dakika bile ayrılmayan Abdullah Bey’in yeğeni Zarife de edebiyat fakültesini bitirmiş ve lisede

    Biı gün yaşlı bir kadın gelerek, eski bahçıvanın hapisten çık*tığını \ e kansı Ayşe ile görüşmek istediğini bildirdi. Ayşe, Abdul*lah Bry’Ie Fatma Hanım’ın bilgisi dahilinde gidip görüştü, koca*sına “Namusunla yaşayacağını ispatla, o zaman gelirim.” der ve tekrar yaşadığı yere döner.

    Osmancık, çiftliğin neşesi olmuştu. Adını bilmedikleri için Hüseyin koymuşlardı. Garip abisi on altı, kendisi de altı yaşına gelmişti. Garip ve Hüseyin onları ana baba diye çağırıyorlardı. Bünyamin Ağa, sık sık Garip’i, Hüseyin’e durumu sezdirmemesi için ikaz ediyordu.
    Bir gün Bünyamin Ağa rahatsızlandı ve Kayseri’de hastane*ye yatırıldı. Aradan bir hafta geçmişti ki, Şerife Hanım ağlaya ağlaya eve geldi. Bünyamin Ağa ölmüştü. Çocuklar bir kere daha babasız kalmışlardı.
    ¦ < ¦
    Köşkte hayat ister istemez tekrar normale dönmüştü. Os*mancık kaybolalı ise aradan yedi yıl geçmişti. Abdullah Bey ile Şerife Hanım’ın bir kızları olmuş, adını Şükran koymuşlardı. Yeni çocukları onlar için büyük bir teselli kaynağı olmuştu. Ancak, bu seferde Ayşe’nin kocası huzursuzluk veriyordu.
    Bir gün Ayşe, her tarafı morarmış bir halde geldi. Islah ol*muş zannederek yanına yerleştiği kocası, üç aydır çalışmıyordu. Birkaç ay önce Kemal’in trafik kazası geçirerek hastaya yattığını iddia etmiş ve bu bahaneyle para koparabileceğini ummuştu. Ama Abdullah Bey’in hastaneye giderek araştırması sonucu böyle bir durumun yalan olduğu ortaya çıktı. Abdullah Bey’den para istemesi için sürekli tehdit ettiği ve kullandığı Ayşe’yi ve oğlu Kemal’i bu sefer de evden kovmuştu.
    Onları tekrar kabul edip, kucak açtılar.
    Köyde ise Osmancık (Hüseyin) ilkokulu bitirmişti. Çiftlik iş*leri Garip’in bütün gayreti ile çalışması sonucu devam ediyordu. Ama onun da askere gitmesi sonucu, tüm işler Şerife Hanım’a ağır gelmeye başladı. Aynı zamanda, köyden birisinin Hüseyin’e Şerife Hanım’ın öz annesi olmadığını söylemesi tehlikesi de her an vardı. Bu nedenle taşınmaya karar verdi ve kocasının İstan*bul’daki ağabeyine mektup yazarak niyetini bildirdi. Onayım alınca, ilk görüşte büyük bir şaşkınlık yaşadığı İstanbul’a, Selahattin Bey’in hemen yakınında bahçeli bir ev satın alarak yerleşti. Böylece Osmancık da yeniden İstanbul’a dönmüştü.

    Hüseyin, amcasının kızı Şebnem ile aynı sınıfta okuyordu. Şebnem ne kadar tembel ise, Hüseyin de o kadar çalışkandı. Bu durum büyük bir huzursuzluk yaratıyordu. Babasının sık sık Hüseyin’i örnek göstermesi, Şebnem’ın Hüseyin’i kıskanmasına ve onunla konuşmamasına yol açmıştı. Babası, dersleri kötü olan kızının Hüseyin’le beraber ders çalışmasını istiyor, ancak kızı buna yanaşmıyordu.
    Garip askerliğini bitirip gelmişti. Sık sık Hüseyin’le birlikte İstanbul’u gezmeye çıkıyorlardı. Hüseyin’in şaka ile “Araba alalım, böylece sen de bizle gelirsin, ağrıyan dizlerin de yorulmaz.” sözünü bile ciddiye alan Şerife Hanım, sürpriz olarak bir de taksi almıştı. Bu arada Garip’i evlendirdiler. Hayat böylece devam edip gidiyordu. Hüseyin okulda daha da başarılı bir öğrenci oluyorken, Şebnem tembelliğe devam ediyordu. Nitekim sınıfta kaldı. Babası da onu okula göndermeme kararı aldı.
    Şebnem, bir gün Hüseyin ile yalnız görüşerek ondan bütün yaptıkları için özür dileyerek, Hüseyin’den tekrar okula gitmesi için kendisine yardımcı olmasını istedi. Hüseyin, Selahattin Bey’e adeta yalvarırcasına ricada bulununca, Şebnem’in babası onu kırmadı ve kabul etti.
    Böylece, birlikte Eylül ayında yapılacak sınavlar için ders ça*lışmaya başladılar. Nitekim Şebnem sınıfını geçti. Bir daha da sınıfta kalmadı. Beraber liseye yazıldılar. Aynı sınıfta idiler. Hü*seyin okulda herkes tarafından sevilen ve sayılan bir öğrenci idi. Şebnem’e her konuda yardımcı oluyordu. Hüseyin ise artık lise üçüncü sınıfta idi. Üstelik edebiyat dalında, gayet başarılı hikâye*ler yazıyor, okulun duvar gazetesini çıkarıyordu.









  3. Ziyaretçi
    Osmancık, ailenin biricik çocuğudur. Kötü emellerine yenik düşmüş, gözlerini para hırsı bürümüş bir çete tarafından kaçırılır. Ailesi Osmancığın hayatından çok endişe etmektedir. Bir an evvel biricik yavrularına kavuşmak isterler ve bunun için ne gerekiyorsa yapmaya hazırdırlar. Fakat bunu yapmak o kadar kolay olacak mı?
    Masum ve korumasız bir çocuk olan Osmancık, onu çok seven ailesine kavuşabilecek mi?
    “Bir Küçük Osmancık Vardı” bir solukta okunacak heyecan dolu, duygu yüklü bir ilk gençlik romanı..
    BEKLENMEYEN FELAKET
    Ağustosun en sıcak günlerinden biriydi.
    Abdullah Bey’in köşkü önünde beyaz mersedes durdu. Mersedesleri iri yarı, postacı kılığında bir adam indi. İri ellerini demir parmaklıkların arasından sokup, bahçe kapısını açarken sağa sola ürkek ürkek bakındı. Sağlı sollu gül ağaçlarının arasından, özenle döşenmiş parke yolu hızlı adımlarla geçti. Mermer basamakları çıktı. Köşk kapısına gelmişti. Kısa aralıklarla üç kez zile bastı,
    Fatma Hanım, ev işlerini henüz bitirmişti. Biraz dinlenmek, dinlenirken de bir şeyler okumak istemişti. Kitaplığın yanına giderken öğle uykusuna yatırdığı Osman’a gözü ilişti. Yavrucak tatlı tatlı uyuyordu. Pervaneli küçük uçağını tutan mini mini parmaklar gevşemiş, fakat oyuncağı onu terk etmemişti. Güzel bir rüya görüyor olmalıydı, zaman zaman küçük pembe dudaklarını tatlı bir gülümseme kaplıyordu. Fatma Hanım’ın annelik duyguları bu gülümsemelerle coşmuş, onu öpmek için üzerine eğilmişti. Tam bu sırada, kapıya bir ziyaretçinin geldiğini haber veren zil sesi duyulmuştu.
    Fatma Hanım her zaman olduğu gibi, kapıyı açmadan önce pencereden baktı. Postacıyı görünce endişesiz bir merakla kapıyı açtı. İri yarı, postacı kılıklı adam hızla içeri girdi ve kapıyı kapattı.
    Fatma Hanım’ın şaşkınlıktan kurtulmasına fırsat vermeden, ağzını burnunu önceden hazırladığı sağ elindeki ilaçlı mendille kapattı. Sol eliyle de kollarını sıkı sıkı tuttu. Fatma Hanım, kötü bir tuzağa düştüğünü anlamakta geç kalmıştı. Bu yabancı erkeğin, kollarını ve çene kemiklerini kırarcasına sıkan gücüne direnmesi boşunaydı. Kendinden geçtiğini hissediyordu. O anda içinde bulunduğu durumdan daha korkunç bir fikir beynini şimşek gibi yaktı.
    Biraz önce uyurken seyrettiği yavrusu Osman’a ne olacaktı? Bu adam, canından çok sevdiği biricik yavrusuna bir kötülük yapar mıydı? Bu korkunç endişenin verdiği son bir gayretle çırpındı. Boşuna çabalıyordu. Artık ellerine, ayaklarına hükmedemez olmuştu. Kendini rüyadaymış gibi hissetti. Çok şey yapmak istiyor; ama elini, ayağını oynatamıyordu. İri yarı adamın yüzünü, etrafındaki eşyaları kendinden uzaklaşır gibi gördü. Sonunda kapının arkasına yarı cansız yığıldı kaldı.
    İri yan, postacı kılıklı adam, Fatma Hanım’ın bayıldığını anlayınca hemen İçeriye daldı. Büyük salondan yukarı kata çıkan merdivenlere doğru koştu. Odada uyuyan Osman’ı görünce bir an durdu, baktı. Sonra yeniden harekete geçti.
    Bu adam köşke ilk defa geldiği halde nereye gideceğini, nerede ne olduğunu iyi biliyordu. Üst kattaki koridorda acele fakat soğukkanlı adımlarla yürüdü. Koridorun bitiminde karşısına çıkan kapıyı yokladı, kilitliydi. Çantasından çıkardığı bir anahtarla hemen kapıyı açtı. Geniş pencerelerinden Boğazın güzel manzarası seyredilen, Abdullah Bey’in çalışma odasına girmişti.
    Bakışlarını odadaki eşyalar üzerinde gezdirdi, aradığını bulunca pis pis sırıttı. Çalışma masasının arkasındaki çelik dolaba doğru yürüdü. Bu sefer çantasından bir deste anahtar çıkardı. Birkaç denemeden sonra çelik dolabın kapısı açıldı. Dolabın alt tarafındaki bölmenin anahtar yerine baktı. Bu bölme çok küçük, özel bir anahtarla açılan cinstendi. Adamın esmer, terli yüzü buruştu. Bir an durakladı. O bölmenin dolapla bağlantılarını inceledi, çok sağlamdı; çantasından sarı saplı, uzun bir tornavida çıkardı. Açmak istediği çekmecenin kenarına tornavidanın ağzını yerleştirip, sapına elinin ayasıyla kuvvetlice vurdu. Darbenin tesiriyle dolap sarsıldı. Tornavida üç dört santim içeri girmişti. Sapını yukarı doğru çekince, çekmece bir gürültü İle önüne doğru kaydı. Adam önce sırıttı, sonra gözleri yuvasından fırlayacakmış gibi hayretle kalakaldı. Bu çekmecede aradığı yoktu. Dişlerini öfkeyle sıktı. Ayağa kalktı. Çelik dolabın kapağına öfkeyle bir yumruk vurdu.
    (Jütün köşkü dolduran gürültü salondaki Osman’ı uyandırmış, adam İse amacına ulaşamamıştı. Elleri boş dönmemek için etrafındaki eşyaları incelerken Osman’ın ağlaması duyuldu. Bu ses adama önce panik verdi; sonra aklına korkunç bir plân getirdi.
    İri yarı adam merdivenleri süratle indi. Yatağında bir yandan doğrulmaya çalışan, bir yandan bağıra bağıra ağlayan Osman’ı, üzerinde yattığı çarşafa sarıp kucağına aldı. Kapıdan çıkarken, halen baygın yatan Fatma Hanım’a yarım bir bakışla baktı.
    Çocuk başına gelenleri anlamış gibi acı acı ağlıyordu. Adam, sesi tehlike doğurur korkusuyla Osman’ın yüzünü göğsüne bastırdı. Kucağında boğuk boğuk ağlayan Osman’la koşarak arabanın yanına vardı. Mersedesin kapısı içerden açılmıştı. İçeriye girip kapıyı kapattı ve direksiyondaki kadına sertçe:
    Çabuk sür arabayı, dedi.
    Zaten harekete hazır mersedes, hızla yerinden kalktı ve hızını gittikçe arttırarak anayola girdi.
    Kavşaktan tehlikeli bir viraj alarak sola döndü ve bir ok gibi olay yerinden uzaklaştı…
    ALLAH’IM BANA YARDIM ET
    Abdullah Bey, inşaat çivisi imal eden bir fabrikanın sahibiydi. İstanbul’un önemli semtlerinde, toptan inşaat malzemesi satan üç büyük mağazası vardı. Fatma Hanım’la evlendikten sonra bu işlere başlamış beş senede işini geliştirmişti. Çok iyi para kazanmasına rağmen sade bir hayat yaşardı. İçki, kumar nedir bilmez, hatta sigara dahi içmezdi. İşi dolayısı ile tanıdıklarının çoğu onunla alay eder, “Vurmazoğlu” olan soyadını “Varyemezoğlu” olarak söylerlerdi.
    Abdullah Bey, idarehanenin geniş pencerelerinden gelen bunallıcı güneş ışığından korunmak için perdeleri yarım kapatmıştı. Masasında, yoğun bir çalışmaya dalmıştı ki, telefonun sesiyle başını doğrulttu ve ahizeyi kaldırdı. Karşıdan kalın, kaba bir ses:
    Abdullah Vurmazoğlu mu?
    Evet. Siz kimsiniz?
    Beni iyi dinle! diye gürledi karşıdaki adam. Anlamadım. Siz kimsiniz?
    Oğlunuz elimizde…
    Oğlum elinizde mi, diye şaşkın, kendinin bile tanımadığı korkulu bir sesle sordu Abdullah Bey.
    Karın evde baygın yatıyor. Ve oğlun elimizde…
    Ne istiyorsunuz, diye parladı Abdullah Bey. Eşime ne oldu? Oğlum nerde?
    Şimdi hemen karının yanına git. Durumu polise bildirirseniz size küçük bir ölü hediye ederiz.
    Hayır! diye inledi Abdullah Bey. Adam;
    Beni dinle, dedi umursamazlıkla, evini arayıp ne yapmanız gerektiğini bildireceğim.
    Oğlum, oğlum nerede, diye İnledi. Fakat telefon kapanmıştı,
    Abdullah Bey, telefonu kapatıp iki eliyle başını tuttu. Bir an ne yapacağını şaşırdı. Kapıya doğru bir iki adım attı, düşecek gibi oldu. Kendini toparlamaya çalıştı. “Allah’ım bana yardım et” diye fısıldadı. Şaşkın vaziyette evini aradı. Telefon uzun uzun çalıyor, fakat kimse cevap vermiyordu. “Karın evde baygın yatıyor” sesi beyninde yankılandı. Telefonu kapatıp süratle aşağı indi. Bu arada ustabaşıyla karşılaştı.
    Ben acele eve gidiyorum, dedi Abdullah Bey. Hanım rahatsızlanmış, diye de ilave etmek zorunda kaldı.
    Geçmiş olsun efendim. Allah sıhhat versin, dedi ustabaşı.
    Abdullah Bey, fabrikanın kapısından nasıl çıktığını, o yoğun trafikten sıyrılıp evine nasıl geldiğini kendisi de hatırlamıyordu.
    Köşkün yarı açık kapısından telaşla girdi. Aynı telaşla salona koştu. Endişeli bir sesle çağırmaya başladı:
    Fatma Hanım! Fatma Hanım nendesin?
    Abdullah Bey, diye bir İnilti geldi banyodan.
    Koşarak banyoya girdi. Gördüğü manzarayı hiç unutmayacaktı. Fatma Hanım, düşmemek için lavaboya tutunuyordu. Yüzü solgun, mor dudakları titriyordu. Saçları dağınık, yan baygın gözleri korku ve dehşet saçıyordu.
    Kocasını görünce hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Olanı biteni bir çırpıda anlatmaya çalışıyor, fakat kelimelerin ardını getiremiyordu.
    Başımıza gelenler… Osman’ım, yavrum gitti…
    Abdullah Bey, ağlamamak için kendini zor tutuyordu. Dehşete kapılmıştı, ne söyleyeceğini bilemiyordu. Sonunda,
    Sakin ol. Osman’ı tekrar getirecekler. Kendini yorma, benim her şeyden haberim var, gibi sözlerle karısını sakinleştirmeye çalıştı.
    Fatma Hanım’ı yatak odasına götürüp, yatırdı. Onu üzmemek için, kendisine telefon edildiğini, anlatmadı. Çok merak ettiği halde neler olduğunu, Osman’ın nasıl kaçırıldığını sormadı.
    “Osman’ım, yavrum, seni nerelere götürdüler kuzum” diye inleyen Fatma Hanım’a sinirleri teskin edici birkaç hap yutturdu. Alnına ve boynuna kompres yaptı.









  4. Ziyaretçi
    çok güzel teşekkür ederim



  5. Ziyaretçi
    katkısı olanların eline sağlık



  6. Ziyaretçi
    devamında birbirleine kavuşuyorlar mutlu son



  7. Ziyaretçi
    yarın ödevim gidio Kitabın sonunda osmn ailesine kavuşuo bu arada



  8. Ziyaretçi
    Yarın bu kitaptan sınav olacağız.Ve ben kitabı alamadığımdan okuyamadım..Teşekkürler



  9. Ziyaretçi
    bir küçük osmncık vrd gerisi geriye bu arada ailesina kavisorre



  10. Ziyaretçi
    bu kitabın tamamı olsaydı okumak isterdim.



  11. Ziyaretçi

    Cevap: Bir Küçük Osmancık Vardı Kitap Özeti...





    sizde kısaltın okuyun ve kısalatın arkadaşlar



  12. Ziyaretçi
    verdiğiniz bilgiler için teşekkürler



+ Yorum Gönder
1. Sayfa 124 ... SonuncuSonuncu
bir küçük osmancık vardı,  bir küçük osmancık vardı özeti,  bir küçük osmancık vardı kitabının özeti,  bir küçük osmancık vardı kitap özeti,  bir küçük osmancık vardı özet
5 üzerinden 4.04 | Toplam : 164 kişi